Haber Detayı
24 Eylül 2019 - Salı 04:49
 
Malatyalı Gazeteci Fuat Kozluklu; örgüte nasıl sızdı?
Ertuğrul Acar...:Süper Haber...:Malatya Haber...:Malatya Olay...: Özel Röportaj...: 1986 yılında henüz mesleğin başında genç bir muhabirken zengin bir aile çocuğu kılığına girerek Adnan Oktar Örgütünün içine giren ve onlarla 2 buçuk ay geçiren, malatyahaber.com kurucularından Gazeteci Fuat Kozluklu, yaşadıklarını SuperHaber’den Ertuğrul Acar’a anlattı.
Gündem Haberi
Malatyalı Gazeteci Fuat Kozluklu; örgüte nasıl sızdı?

“Zengin Aile Çocuğu Kılığıyla;

Adnan Oktar Örgütüne Sızdım...”

1986 yılında henüz mesleğin başında genç bir muhabirken zengin bir aile çocuğu kılığına girerek Adnan Oktar Örgütünün içine giren ve onlarla 2 buçuk ay geçiren, malatyahaber.com kurucularından Gazeteci Fuat Kozluklu, yaşadıklarını SuperHaber’den Ertuğrul Acar’a anlattı.

Super Haber’de yayınlanan röportaj şöyle:

“Gazeteci Fuat Kozluklu, birkaç gün önce piyasaya çıkan, Adnan Oktar ve kurduğu suç örgütünü anlattığı kitabı ‘Sapkın’la ilgili sorularımızı yanıtladı.

Örgütün içine girmek için yaptığı planı “Bursalı tekstilci bir ailenin oğluydum, dinden uzak bir atmosferi soluyordum. Annem ile babam boşanmışlardı. Bunalımdaydım. Hayatın anlamını falan sorguluyordum.” sözleriyle anlatan Kozluklu, , bu kitabı yazmasının nedeni olarak; “35 yıllık mesleki birikimim ve Adnan Oktar’ı Türk basınında ilk gündeme getiren kişi olarak bu işin benim görevim olduğunu ve topluma bu konuda borcum olduğunu düşündüm ve kitabı yazmaya karar verdim.” dedi.

Kozluklu, sözlerinin devamında “Bu kitap 33 yıllık bir çalışmanın ürünü diyebilirim. 1986 yılında aralarına girerek ortaya çıkmasına vesile olduğum Adnan Oktar ve Suç Örgütünü anlattığım bu kitap aslında o gün yazılmaya başlanmıştı” ifadelerini kullandı.

“TURGUT ÖZAL’LA İLK RÖPORTAJI BEN YAPTIM”

Mesleğin alaylı denilen isimlerindensin. Tarihe tanıklık serüvenin nasıl ve nerede başladı?

1980 yılı Ekim ayında babamın işi dolayısıyla İstanbul’dan memleketimize, Malatya’ya dönmüştük. Lise ikinci sınıf öğrencisiydim ve Fatih Lisesi’nde öğrenimime devam ettim. Sınıf arkadaşım Ali Aladağ aylık bir gazete çıkardıklarını söyledi ve benim de aralarına katılmamı istedi…

Görüntünün olası içeriği: 4 kişi, oturan insanlar, yazı ve iç mekan

Amatörce bir girişimdi. Ömrü kısa oldu. Kentteki tek yerel gazete olan Görüş’ün kapısını çaldım, “Gazeteci olmak istiyorum” dedim. Mesleği öğreten, elimden tutan ilk ustam olan İsmet Yalvaç kararlılığımı gördü, destek verdi.

Bir yıllık yerel deneyimin ardından ulusal, sonra da uluslararası arenayı tercih ettim. Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile partisi ANAP’ı kurduktan sonraki ilk röportajı ben yaptım.

Hemşerisi olarak evinden aradım. Telefonla yaptığım röportaj ulusal basın tarafından manşetlerde yayımladı. Ulusal bir gazete ile ajansın Malatya muhabirliğini de yapmaya başlamıştım. İstanbul hayalimin gerçekleşmesinde Malatya çıkışlı, manşetlere giren, ses getiren birçok haberimin etkisi oldu.

1983’te İstanbul’a geldim ve önce o dönemin önde gelen ajanslarından UBA’da, ardından Cumhuriyet’te çalışmaya başladım. Sabah’ın kuruluş kadrosunda yer aldım. Bir dönem de Nokta Dergisinde çalıştım.

Sonrasında ABD macerası başladı…

Evet… 1990-1991’de Körfez Savaşı’nı takip ettim, 1991-2006 arası birçok basın kuruluşunun Washington temsilciliğini yaptım.

Bu dönemde 3 yıl da ABD başkentinde Amerika’nın Sesi Radyo ve Televizyonu’nun (VOA) Türkçe Yayınları ile İngilizce internet yayınları bölümünde çalıştım. 2006’da da ülkeme kesin dönüş yaptım.

“AMERİKA’DAN DÖNDÜĞÜMDE BİR YIL İŞSİZ KALDIM”

Döndüğünde nasıl bir ortamla karşılaştın?

Bir yıl kadar iş aradım. Ve ne acı ki yabancı kuruluşların İstanbul ofislerinde iş bulabildim. Bendeki CV burada değer(!) bulmuyordu. Sonra 2007’de haber kanalı 24 kurulurken teklif aldım. Önce gündüz, sonra hem gündüz hem gece, ardından sadece gece kuşağını sundum. 2008 Haziran sonlarına doğru ATV’de ana haber bülteni sunuculuğu yaptım. Bir yılın ardından 24 kanalına döndüm.

Gazeteciliğe başladığın dönemle bugünü karşılaştırdığında neler söylersin?

Teknolojik açıdan uçurum var. O zaman ne cep telefonu, ne internet vardı. Sadece tek kanallı TRT ile gazetelerin bir gün gecikmeli geldiği yıllardı.Çektiğimiz fotoğrafların filmini İstanbul merkeze bir zarfa koyup otobüsle gönderiyorduk. Sanırım bu kadar kısa bir anlatım o dönem ile bugün arasındaki farkı çok dramatik biçimde ortaya koyuyordur.

“ADINI İLK ERGİN KONUKSEVER’DEN DUYDUM”

Gazeteci kimliğini gizleyip içlerine sızarak Adnan Oktar’ın kurduğu örgütü kamuoyuna duyuran ilk gazeteci olmuştun. Yıl 1986… Dönemin en etkili haber dergisi Nokta’nın yayınından sonra Türkiye tanıdı kendisini. O günleri anlatır mısın? İlk kimden duydun ismini?

Henüz 20 yaşımdaydım. Meslekte 3 yıllık bir toy muhabirdim. Dönemin etkili ve gündem belirleyen yayın organı olan Nokta dergisinde çalışıyordum. 1960’ların sol görüşlü öğrenci liderlerinden ve 1972 Mayıs ayında asılarak idam edilen Deniz Gezmiş’in o hafızalara yer etmiş tarihî yeşil parkalı fotoğrafında deklanşöre basan meslek büyüğüm, elimden de tutmuş olan ağabeyim Ergin Konuksever, Adnan Oktar diye birinden söz etti.

İlk kez Ergin Abi’den duydum adını. Bir sohbetimizde İstanbul’un zengin semtlerinde adını duyurmaya başlamış liselerden öğrencileri çevresinde toplayan ve ailelerinden uzaklaştıran Adnan Hoca diye biri olduğunu söyledi:

“Ne olduğu, ne yaptığı belirsiz, gizli birtakım işler çevirdiği aşikâr hoca kılıklı bir adammış. Komşularımızın çocuklarına dadanmış. Burnuma çok iğrenç ve pis kokular geliyor. Bir araştır Fuat şu herifi” dedi.

Muhabirlik mesleğimin hayatıma verdiği yön ve gençliğimin bana kattığı gözükaralığa bu cümle de eklenince, Türkiye’de onlarca yıl gündemde yer alacak söz konusu yapılanmanın haberi için deyim yerindeyse yerimde duramadım.

“ZENGİN BİR AİLENİN ÇOCUĞU KILIĞINA GİRDİM”

Nokta’da haber toplantısında, önce şefimize, ardından derginin patronu Ercan Arıklı’ya bu yapılanmanın haberini yapabilmek için kurguladığım senaryoyu anlattım ve onlardan birisi olabilmek için daha iyi bir dış görünüme ihtiyaç duyduğumu söyledim. Planla yakından ilgilendi ve bana yüklüce bir miktar para vererek lüks mağazalardan alışveriş yapmamı istedi. Pahalı kıyafetleri giydiğimde ben dahi kendimi tanıyamadım. Kendime yepyeni bir hayat hikâyesi yazdım. Buna göre; Bursalı tekstilci bir ailenin oğluydum, dinden uzak bir atmosferi soluyordum. Annem ile babam boşanmışlardı. Bunalımdaydım. Hayatın anlamını falan sorguluyordum.

Kısa sürede Oktar’ın İstanbul Ortaköy’deki evinde toplantılar yaptığını, Tophane semtindeki Kılıç Ali Paşa Camii’nde de üniversite öğrencileriyle buluştuğunu öğrendim. Hemen harekete geçtim.

“2 BUÇUK AY KAYIT YAPTIM”

Bir küçük teyp ve mikro kasetleriyle işe koyuldum. Beni Ortaköy’deki evine davet etti ve uzun süre hep orada buluştum, tıpkı diğer gençler gibi. Beyin yıkama seanslarında saçmalıklarını dinleyip iki buçuk ay kadar kayıt gerçekleştirdim.

“ANNESİYLE OTURUYORDU. ANNESİ SERT MİZAÇLI BİR KADINDI”

İlk izlenimin neydi Adnan Oktar ve çevresindeki tiplerle ilgili?

Annesiyle oturuyordu. Sert mizaçlı, saldırgan bir kadındı. Oğluna karşı da öyle idi. Otoriter bir anneydi. Bizi eve almasından çok rahatsızdı. Ancak Oktar gençleri ‘Allah için’ ailelerinden koparırken kendi annesine çok düşkündü.

Biraz iddialı gelebilir ama söylemleriyle ve tavrıyla beni hiç etkileyemedi. Onu kamuoyunun gündemine taşıyıp sinsi planlarını ortaya dökmeye çalıştığım 1986 yılında İslam’a dair bilgilerinin herkesin bildiği şeyler olduğunu hemen farketmiştim.

“SÜREKLİ ATATÜRK’Ü AŞAĞILAYAN KONUŞMALAR YAPIYORDU”

Anne ve babamın aktardıkları ve okulda haftada birkaç saatlik din dersinden öğrendiklerimle bile onu dinlerken içimden gülebiliyordum. Yanılmadığımı da yıllar içinde gördüm. Sürekli Atatürk’ü aşağılayan konuşmalar yapıyordu. Aşağılayıcı, kötüleyici, örneğin Şaşı Kemal, Beton Mustafa, Deccal gibi ifadeler kullanıyordu.

“O ZAMANLAR ATEŞLİ BİR YAHUDİ DÜŞMANIYDI”

Adnan Oktar “Yahudilik, Masonluk, Mehdilik, Mesihlik, Darwinizm, Evrim Teorisi” gibi herkesin bilmediği ve fakat insanlık tarihi boyunca hep üzerine düşünülüp tartışılan konular üzerinde varsayımlar üretiyordu. Çok ateşli bir Yahudi düşmanıydı.

Sonra bu konuda çeşitli kitaplar yayınlamaya başladı. Antimasonik, antisemitik kitaplar ve antimateryalist broşürler hazırlatıp, bunlarla da gençliği ağına düşürdü.

Kendisini mehdi olarak tasvir ediyor ama kamuoyu önüne çıktığı her platformda “Ben Mehdi değilim” diyordu.

“GÜÇLENDİKÇE GERÇEK YÜZÜ ORTAYA ÇIKTI”

Sonraları uzaktan takip ettiğin Adnan Oktar nasıl bir evrim geçirdi?

1990’ların başından bu yana izlediğim adam, benim tanıdığım dönemdeki karakterden çok farklı bir görüntü ve çizgi ortaya koydu. Güçlendikçe gerçek yüzü ortaya çıktı.

Gerek dinlediğim itirafçılar, gerek emniyet yetkilileriyle yaptığım görüşmeler ve okuduğum savcılık ifadesi bana Adnan Oktar’ın zamanla ne denli korkak, kompleksli, büyük bir yalancı ve de hasta ruhlu bir zalime dönüştüğünü gösterdi. Meğer ne büyük bir sapkınmış.

“HAPSE GİRİP ÇIKTIKTAN SONRA BİRDEN ATATÜRKÇÜ OLDU”

Gözaltına alınıp hapiste ve akıl hastanesinde yatırıldıktan sonra değişim başladı. Zira mahkeme ve akıl hastanesi olayından gözü iyice korktu. Adnan Oktar bir anda Atatürkçü oldu. 1999 yılında Oktar ile cemaat-örgüt yapılanmasına karşı yürütülen operasyon sonrası cezaevinden çıktığında yine karşımızda fikirleri farklılaşmış bir sözde lider görüyoruz.

Kadın müritler başlarını açarak, erkek müritler şalvarlarını çıkararak kendilerince görüntü bakımından modernliğin kapısını araladılar.

Bu tarihe kadar uzun saçlarını ortadan ayırarak Hz. Muhammed’in sünnetine uygun davrandığını ifade eden Oktar da yeni bir görünüme kavuştu. Artık Adnan Oktar Cemaati tümüyle lüks, marka ve saltanat denizinde yüzmeye başladı.

Oktar bu değişimin sebebinin, cezaevinde okumak için çok fırsat bulduğunu, okuduğu kitaplardan Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabından çok etkilendiğini, bu sayede Atatürkçü olmaya karar verdiğini söylemişti.

“KENDİNİ MEHDİ İLAN ETTİ”

Sonra yakasında Atatürk rozetiyle gezmeye başladı. Rozeti taktığı gün verdiği gece dersinde sözde müritlerine, “Tıpkı hadislerdeki gibi mehdi de deccalın kafasını elinde taşır” diyecek kadar ileri gitti. Kendisini beklenen mehdi, Mustafa Kemal Atatürk’ü deccal olarak tanımladı.

Adnan Oktar, Atatürk sevgisini sürekli vurgularken, bu sayede devlet ve polisi kendisine dokunmayacak hale getirdiğini düşündü. Artık görünüşte en ateşli Atatürkçüydü. Bilim ve Araştırma Vakfı’nı (BAV) bu amaca hizmet etmek için ve gece derslerini daha kolay perdeleyebilmek için kurdu.

Peki kendisi için Hoca sıfatı kullanan birinin İslam’a bakışı nasıldı?

Aslında bunlar için İslam düşmanı en büyük yapılanmalardan biri diyebiliriz. Bir kere Adnan Oktar’ın dini bir eğitimi yok ki. Namaz vakitlerini sabah ve yatsı olmak üzere iki vakit kılıyorlar. Kılmadığı zamanlar da var. Yani dinle uzaktan yakından hiç alakaları yok. Dinin kurallarının tamamen dışında olan; münafıklığın da ötesinde bir grup.

İsrail’in aşırı dinci gruplarıyla irtibatı vardı. Kendisi de gizlemiyordu zaten. Buna 1 Milyon Euro karşılığında ‘Masonluk’ belgesi verdiler. Ne yazık ki böyle bir sapkın yapıdan bahsediyoruz.

“FETÖ’DEN HİÇBİR FARKI YOK”

Benzer bir takıyyeyi yine dinî ve milli duyguları istismar edip paravan olarak kullanarak palazlanan, gerçekte son derece tehlikeli silahlı bir terör örgütü olan FETÖ’de de görüyoruz.

Şurası çok içimi acıtıyor. Anlı şanlı gazetecisinden sanatçısına toplumun birçok kesimi tarafından Oktar ve başında bulunduğu örgüt, sanki İslami bir söylem, Müslümanlar adına sözde hayırlı bir gayret gibi yıllarca sessiz bir onay ve destek gördü.

“KİTAPLARI ADNAN OKTAR YAZMADI”

“Harun Yahya” takma ismiyle sayısız yayınladığını biliyoruz. Gerçekten o kitapları oturup kendisi mi yazdı?

Kitapları o yazmadı. Yazacak bilgi birikim ve Türkçe’den yoksun biri aslında. İslami çizgide olduğunu söyleyen bazı gazeteler bunun kitaplarını okurlarına hediye etti, kampanyalarla dağıttı, ilanlarını tam sayfa yayımladı. 20 yılda her biri en az 200 sayfadan, kimisi de 400-500 sayfadan oluşan bazıları ansiklopedi kalınlığında 300 kitap. Hala internetten satılıyor.

ABD’de Evanjelik Hristiyanların yayınlarını Türkçe’ye çevirip, Harun Yahya takma adıyla bastırttı.

O çevrenin adamlarından biri olan Amerikalı rahip Prof. Dr. Rick Love ile 2016’da A9 TV’de program da yaptılar. Hristiyanların Müslümanlarla ilişkilerinde danışmanlık yapmasıyla tanındığı söylenen Prof. Love, Dünya Evanjelik Birliği, Barış ve Uzlaşma Girişimi’nin de Eşbaşkanı aynı zamanda.

“YEĞENLERİNE BİLE TUZAK KURDU”

Ailesinden kendisinin mehdi olduğuna inanan var mıydı?

Olmaz mı! Kardeşi Kenan Oktar’la nadiren görüşürdü. Adnan Oktar kardeşinin iki kızını da tuzağına düşürdü. Hatta cinsel istismarda bulunduğuna dair korkunç ifadeler var iddianamede. Kenan Oktar bu konuda konuşamıyor.

Cezaevinde ziyaret ettiği abisi Adnan Oktar’ın gelecekte zuhur etmesi beklenen İmam Mehdi olduğunu söylemeye başladı bir anda. Kenan Oktar 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin Adnan Oktar ve örgüt üyelerine yapılan operasyon yüzünden olduğunu bile söylemişti o zamanlarda.

“TOPLUMA BORCUM OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜM”

Neden böyle bir kitap yazma gereği duydun?

Geçen yıl yapılan Adnan Oktar Suç Örgütü’ne yönelik yapılan operasyonla örgütle ilgili çok sayıda sır denebilecek bilgi ortalığa saçıldı. Operasyondan önce bu kitabı hazırlamaya kalksam elimde yeteri kadar malzeme bulamazdım ve bunların çoğunu delillendiremezdim. Ve bir sürü davayla karşı karşıya kalacağımı da biliyordum. Çünkü bu örgütün taktiğinin yıldırmak olduğunu da çok iyi biliyorum.

Ancak şimdi ortada polis soruşturması ve savcı iddianamesi var. Herşey belgeli ve ifadeler var. Üstelik dava süreci da birkaç gün önce başladı. Çok daha fazlasının ortaya çıkmasını bekliyorum. O zaman kitabın ikincisi de gelir belki…

35 yıllık mesleki birikimim ve Adnan Oktar’ı Türk basınında ilk gündeme getiren kişi olarak bu işin benim görevim olduğunu ve topluma bu konuda borcum olduğunu düşündüm ve kitabı yazmaya karar verdim.

“Adnan Hoca Çevresi” denilen sözde İslami oluşum kaygı verici anlamda Türk toplumunun kültürel, moral ve dini değerlerine tarifsiz ölçüde hasar verdi. Ne İslami ne de milli bir yönü vardı. İsrail ve ABD merkezli birçok istihbarat kuruluşları ile İslam karşıtı yapıların koruyup kolladığı hatta desteklediği bir yapıya büründü. Bakmayın kadınlı erkekli şarlatan şovlarına. Aslında bir toplumun temel dinamiklerini çürüttürüyor, İslam ile ilgili algıyı sapkınlığa indirgetiyorlardı.

“MEDYA’DA BİRİLERİ ADNAN OKTAR’I KORUDU KOLLADI”

Bir dönem ciddi anlamda kollanıp korunduğu bir gerçek. Ama kim tarafından diye bakmak gerekir. Kollayan koruyanlar arasında 1990’lardan itibaren emniyet, yargı ve siyaset dünyamızdan bazı isimleri görmekteyiz. Tehdit, şantaj ve rüşvet üçgenine sıkışıp kalmış bireylerden oluşturulan bu zırh Adnan Oktar ve örgütünü korudu ve kolladı. İçinde medya mensupları da var. Basının bu noktadaki vebali anlatılır gibi değil.

Mesela 28 Şubat “Post Modern Darbesi”nin büyük tetikçisi ve Etibank’ı soymaktan hapis yatmış olan eski medya patronu Dinç Bilgin ile Hürriyet gazetesi gibi bir dönemin en etkili gazetesinde 20 yıl Genel Yayın Yönetmeni olan Ertuğrul Özkök bu sapkın yapı karşısında diz çöktüler. Köşelerinde övgüyle bahsettiler. Şimdilik bu kadar bilgi vereyim. Kitapta bu konuyu da detaylarıyla anlatıyorum zaten.

Ertuğrul Özkök Temmuz 2018 operasyonundan iki hafta önce Adnan Hoca’nın karşısında dans eden kadınların görüntüleri hakkındaki izlenimlerini “övgü dolu” satırlarla yazmıştı…

Bu yazıdan kısa bir süre sonra Adnan Oktar ve örgütüne yönelik operasyon patlayınca; bu defa, sanki hiç böyle bir yazı yazmamış gibi birdenbire “Adnan Oktar Karşıtı” kesilivermişti.

Oktar, sözde imamlarına emir vererek, cinsi münasebette bulunurken gizli video görüntülerini çektirdiği ya da pornografik görüntülere fotomontaj yaparak basın kuruluşlarına ve yakın çevrelerine gönderip sindirmiş biri. O nedenle medyanın güçlü isimleriyle ilişkilere özel bir önem verirdi.

Bu noktada bir olayı daha anlatmadan geçemeyeceğim.

“ERDOĞAN ÜSTÜNE GİTME EMRİ VERDİ, FETÖ’CÜ POLİSLER OLAYI KAPATTI”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde 2007’de Emine Erdoğan kendisine ulaşan ailelerin feryatlarına kayıtsız kalmayıp, eşine anlatıyor ailelerin kendisine aktardığı dramı… Emniyet harekete geçiyor ve 13 Gizli Tanık listesini FETÖ polisleri Adnan Oktar’a teslim ediyor. FETÖ polisleri ile yargıdaki FETÖ üyeleri konuyu savuşturuyorlar. Soruşturma dosyası kapattırılıyor. Ve Adnan Oktar o 13 kişiye hayatı zindan ediyor, hayatlarını karartıyor. Yaşayan ölüye dönüyorlar.

2012’de bir kez daha harekete geçiliyor, o sefer de bir bölge savcısına soruşturma dosyası tehditle kapattırılıyor.

Kitapta anlattığım örgüt, ulusal güvenliği tehdit eden ve diğer terör örgütleriyle işbirliği yapmaktan çekinmeyen işte böyle bir yapı.

Niye şimdi yazıldı bu kitap? Yıllar önce neredeydin diyenler oldu mu?

Olmaz mı? 33 yıl önce bu işe soyunmuş, cesaretle haberlerini yazmış birisiyim. Hem de 20 yaşımdayken. 1990’dan 2006’ye dek mesleğimi yurt dışında icra ettim. Bu süre zarfında bunlara ilişkin 4 ayrı haberde adım var. Yargının temize çıkardığı, polisin üzerine gitmediği birini kişisel husumetim var gibi durduk yere sabah akşam yazacak değildim ya. Yazdım dikkati çektim ama nafile. Sürekli sırtları sıvazlanırken, uydudan yıllarca televizyon yayını yapmalarına izin verilmişken, herkes herkesin dümen suyunda giderken tek başıma daha ne yapabilirdim ki?! Koskoca Devlet aygıtları sus pus olmuş ama ben cesaretle yazmış konuşmuşum. Var mı bundan ötesi? Çarka çomak sokulup çok büyük bir operasyon yapılınca da çıkıp kitap yazan, bildiklerimi aktaran ilk gazeteci de ben oldum.

FETÖ’nün ABD’deki üssünü, bir diğer tanımlamamla FETÖ Pentagon’unu 1993 yılı Ağustos ayında ilk yazan, ortaya çıkaran, bölücü terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcaln’ın yakalanışını dünyaya duyuran, çok sayıda savaş bölgesinde gazetecilik yapmış birine kimse kalkıp cesaret tellallığı yapmasın.

Operasyondan 6 ay kadar önce bir panele konuşmacı olarak davet edildim. Benim de içinde olduğum panelin konuşmacılarından birinin Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Teyfur Erdoğdu olduğunu öğrendim. Broşürler basılmış, afiş hazırlanmış.

Bu kişinin Adnan Oktar’ın örgütünde yer almış birisi olduğunu biliyorum. Konferansı organize edenlere o adamla aynı yerde olamayacağımı bildirdim ve “ya o ya ben” dedim. Tercih benden yana oldu.

Sosyal medya platformunda bile operasyondan 8 ay önce bu sapkın yapıya dikkati çeken paylaşımda bulunmuştum ve birçok yerde haber oldu. Benim etim ne budum ne? Devletten daha mı güçlüyüm? Bir gazeteci olarak elimden geleni her fırsatta yapmışım, daha ne olsun.

“KEDİCİKLER MÜRİT ERKEKLERİN SEKS KÖLESİYDİ”

Adnan Oktar Silahlı Suç Örgütünün en çok tartışılan ve medyatik yüzü ‘Kedicikler’di. Kediciklerin fonksiyonu tam olarak neydi?

2018 Temmuz’unda yapılan başarılı operasyonda 95 örgüt evi ortaya çıkarıldı. Çok önemli nokta; Adnan Oktar ve örgütüne ‘çocuklara tacizden askeri casusluğa’ kadar 30 ayrı suçlama yöneltildi. Türkiye tarihinde ilk kez bir örgüt bu kadar çeşitli suçtan sorumlu tutuldu.

Erkek müritler, bölge bölge çalışıp zengin insanların yaşadığı muhitlerde kandırdıkları kadınları evlere götürüyorlar. Bu kadınlara çekilen ilişki görüntüleri ile şantaj yapıyorlar. Tuvaletlerde bile kamera olan evlerden söz ediyorum. İtaatsizlikten ceza alan kadına 24 saatte 20 erkeğin tecavüz ettiği, tacize uğrayanlar arasında çocukların olduğu bir sapkınlar güruhu.

Adnan Oktar, A9 isimli TV kanalında ‘Kedicik’ diye isim taktığı kadınlar ile program yapıyordu. İtirafçıların verdiği bilgiye göre; mürit kadınlar nüfuzlu yerli-yabancı kişilere şantaj yapmak için de kullanılıyordu. Ayrıca kadınlar, mürit erkeklerin seks kölesiydi.

Kedicikler olarak tanımlanan kadınlardan birinin annesi kızını kurtarmaya çalışırken toplu tecavüz mağduru oluyor. Kedicik kızı da annesine turnike diye tabir ettikleri tecavüze sapkınlığına tanıklık ediyor. Bundan daha vahimi ne olabilir?

“ÖRGÜTTÜN AYRILAN BİRİNİ DİNLERKEN GÖZYAŞLARIM HAKİM OLAMADIM”

Kitabı hazırlarken Adnan Oktar’la ilgili hazırlanan iddianamelerden de faydalandın mı?. İddianamede eksik veya fazla diyebileceğin ne tür bilgiler var?

İddianame dehşet bilgiler içeriyor. Çoğu bizzat örgüt içinde önemli görevler üstlenmiş itirafçıların söyledikleri. Ve deliller çok güçlü. Bu sapkın yapıyı, kimlere hizmet ettiğini ve Türkiye’ye nasıl zararlar verdiğini bence açıkça gösteriyor.

Örgüt 40 yıldır faaliyet gösterirken mali açıdan bir takım edinimleri gayrimeşru ve de suiistimale dayalı yollardan olmuş. Çok çarpıcı ifadeler var iddianamede. İnsanın yüzü kızarıyor okurken. Sapkın ötesi birinin din kisvesi altında kimlerin hayatını nasıl kararttığını okudum iddianamede. Toplam 3 bin 908 sayfa.

Davanın şikâyetçi listesinde yer alan ve bu sapkın örgütün çökertilmesinde en önemli denecek birkaç kişiyle buluştum, onları dinledim. Bir kadın müridi dinlerken gözyaşlarıma hâkim olamadım. Canım acıdı dinledikçe. Eşi onun geçmişini bilmiyordu ve şikâyetçiler arasında olduğunu öğrendikten sonra evlilikleri bitti.

Kitapta henüz kamuoyuna yansımamış özel bilgiler de var. Okurlarımıza biraz ipucu verebilir misin?

Anlattıklarım bir anlamda jenerikti zaten. Detaylar çok daha şaşırtıcı ve dehşet verici. Hepsini burada anlatmayayım. İçlerinde geçirdiğim 2 buçuk aylık dönemde şahit olduğum olayları kitapta detaylı olarak ilk kez anlattım.

“33 YILLIK BİR ÇALIŞMANIN ÜRÜNÜ”

Kitabı hazırlarken yaşadığın zorluklar neler oldu?

Bu kitap 33 yıllık bir çalışmanın ürünü diyebilirim. 1986 yılında aralarına girerek ortaya çıkmasına vesile olduğum Adnan Oktar ve Suç Örgütünü anlattığım bu kitap aslında o gün yazılmaya başlanmıştı. Eğer o gün bu işe girişmemiş olsaydım bugün bu kitap olmayacaktı.

Biraz iddialı olacak ama, “Sapkın” bir örgütü anlattığım bu kitap belki de dünyanın hazırlık süreci en uzun olan kitaplarından biridir.”

superhaber.tv

Kaynak: (Malatya Olay) - Malatya Olay Editör: Ali Aladağ
Etiketler: Malatyalı, Gazeteci, Fuat, Kozluklu;, örgüte, nasıl, sızdı?,
Yorumlar
Haber Yazılımı