Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

Malatya’da Manevi Bir Buluşma

Abdulhamid Duvarcı…: Malatya Olay Haber…:
Gündem özel haber…Mevlid-i Nebi Vesilesiyle Malatya’da Manevi Bir Buluşma…Ezherli Âlim Muhammed Rebi ile Röportaj

Abdulhamid Duvarcı…: Malatya Olay Haber…:
Gündem özel haber…Mevlid-i Nebi Vesilesiyle Malatya’da

Malatya’da Manevi Bir Buluşma

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in  doğum yıldönümü vesilesiyle tüm İslam âleminde olduğu gibi Malatya’da da gönüller nurla doldu.

Bu kutlu günde, METİD Derneği’nin organizasyonuyla Mısır’ın köklü ilim ocağı El-Ezher’den gelen âlim Muhammed Rebi hocamız, Malatya halkıyla buluştu.

METİD Derneği’nin ev sahipliğinde gerçekleşen programda, Peygamber sevgisi ve Mevlid-i Nebi’nin önemi üzerine derinlikli bir sohbet gerçekleştirildi.

Ardından yapılan röportaj vardı.

Türkiye’deki Mevlid-i Nebi kutlamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Elhamdülillah, salât ve selâm Resulullah’a olsun. Öncelikle Malatya halkına bu değerli davetleri ve bana bu büyük vesileyle beraber olma imkânını tanıdıkları için teşekkür ederim.

Bu soruya gelince: Anadolu’daki Türkler Peygamber Efendimizi (s.a.v.) severler ve kalplerinde büyük bir yeri vardır. Mevlid kandilinde sadaka verir, yemek ikram eder ve Peygamber Efendimize salât ü selâm getirerek kutlama yaparlar. Bu, Türkler adına güzel ve övgüye değer bir şeydir.

Fakat Türklerin aynı zamanda Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatını da öğrenmeye ihtiyaçları vardır: düşmanlarıyla nasıl muamele ettiğini, dostlarıyla nasıl ilişkiler kurduğunu, eşiyle, ailesiyle, ashabıyla, evinde, savaşta ve hayatın her alanında nasıl davrandığını öğrenmeleri gerekir.

Bu, Diyanet kurumlarının, vakıfların, okulların, her ailede anne-babanın, sivil toplum kuruluşlarının görevidir. Türk milletine, kendi Peygamberleri Muhammed (s.a.v.)’i tanıtacak programlar hazırlamalıdırlar.

Mevlid-i Nebi’yi ihya etmenin önemi nedir?

Peygamberimizin (s.a.v.) doğumu, insanlık tarihinde dönüm noktası olan bir andır. Çünkü o gönderildiğinde insanlık karanlıklar içindeydi: kız çocukları diri diri gömülüyor, en ufak sebeplerden ötürü savaşlar çıkıyor, öldürmeler, cehalet, içki, hırsızlık, ölü eti yemek, fuhuş ve rezalet almış başını gidiyordu.

Rasûlullah (s.a.v.) geldi ve Arapları karanlıktan aydınlığa, cahiliyeden ilme, şirkin bataklığından tevhidin nuruna çıkardı. Ashabını İslam üzere yetiştirdi. Bu sahabe nesli Araplardan çıktı; sonra dünyaya yayıldı: Fars’a, Afrika’ya, Roma’ya, Şam’a, ardından Endülüs’e, Mağrib’e, Anadolu’ya ve Avrupa’ya ulaştı. İslam’ı yaydılar; bunu da ahlaklarıyla, merhametleriyle, hoşgörüleriyle, Peygamberimizden (s.a.v.) öğrendikleriyle yaptılar.

Biz Peygamberimizi (s.a.v.) hatırladığımızda hayali, efsanevi bir hikâyeyi değil; bir mücadele hikâyesini, yüce bir ahlak hikâyesini, bir ümmet hikâyesini ve gerçek bir örnek şahsiyeti hatırlarız. Rabbimizin buyurduğu gibi:

 “Andolsun ki, Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en güzel örnek vardır.” (Ahzab 21)

Bugün İslami ilimlerle uğraşan bizler, bu Nebevî örnekliğe her zamankinden daha çok muhtacız. Ondan sabrı, imanı, fedakârlığı, mazlumların yanında durmayı öğreniyoruz. Doğu Türkistan’da, Afganistan’da, kanayan yaramız Filistin’de ve dünyanın her köşesinde mazlumlara destek olmayı onun hayatından öğreniyoruz.

Efendimizin (s.a.v.) doğum günü, bugün ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şeyleri bize hatırlatıyor: Biz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetiz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman ederiz.

Gazze’deki Müslümanların çektiği çile, Peygamber Efendimizin hayatındaki hangi yılları hatırlatmaktadır?

Filistin’de, özellikle Gazze’de Müslümanların yaşadığı acılar bize Peygamber Efendimiz ’in ﷺ hayatındaki acıları hatırlatıyor; bu sadece tek bir olayla sınırlı değil, tüm hayatıyla benzerlikler taşıyor. Bugün Gazze’deki kardeşlerimizin maruz kaldığı zalim kuşatma bize Müslümanların üç yıl boyunca maruz kaldığı Şi‘b-i Ebî Tâlib kuşatmasını hatırlatıyor.

Aramızda 1500 yıl gibi uzun bir zaman farkı olabilir, Gazze ile Mekke arasında mesafe de çok uzak olabilir. Ama yaşanan şeylerde benzerlikler var. Kâfirler Müslümanları kuşatıp onlara yiyeceği, içeceği, ticareti, evliliği yasakladılar; tamamen sıkıştırdılar. Bugün de kâfirler Gazze’deki kardeşlerimizi aynı şekilde kuşatıyor; ilaç, yiyecek, içecek girmesini engelliyorlar. Gazze’de insanlar açlıktan ve susuzluktan dolayı zayıf düşüyor. Bir lokma bulamıyorlar, ilaç bulamıyorlar, su bulamıyorlar. Ya açlıktan ölüyorlar ya da uçakların, tankların saldırılarıyla. Bu, Müslümanların Şi‘b-i Ebî Tâlib’te yaşadıkları kuşatmayı hatırlatıyor; öyle ki üç yıl boyunca ağaç yapraklarını yemek zorunda kalmışlardı.

Bugün Filistin’de yurtlarını, canlarını, özgürlüklerini savunan kahraman mücahitler bize Peygamber Efendimiz ﷺ i ve sahabeleri hatırlatıyor. Nasıl ki Efendimiz ﷺ Hendek kazmış, büyük müşrik ordusunun Medine’ye girmesini engellemeye çalışmışsa; bugün de mücahitler tünellerde savaşıyor, zalim Siyonistlere karşı direniyorlar.

Biz, Peygamberimizin ﷺ Mekke’de ve Medine’de yaşadığı büyük acıları hatırlıyoruz ve Gazze’deki Müslümanların bugünkü acılarını onlarla kıyaslıyoruz. Fakat üzücü olan şu ki, Peygamberimiz ﷺ zamanında Müslümanlar birbirlerine destek oluyor, yardımlaşıyor, omuz omuza cihad ediyorlardı. Bugünün Müslümanları ise maalesef Filistin’deki kardeşlerini yalnız bıraktılar; ancak çok azı destek veriyor.

Bu bize Peygamber Efendimiz ‘in ﷺ şu hadisini hatırlatıyor:

“Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir; ona zulmetmez, onu (düşmana) teslim etmez.”

Peygamberimizin ﷺ ‘onu teslim etmez’ sözünden kasıt nedir? Yani düşmanına yem olarak bırakmaz, onu düşmanına teslim etmez. Ama maalesef biz kardeşlerimizi düşmanımıza teslim ettik. Oysa bu düşman sadece Filistin’le yetinmeyecek; Mısır’ı da Irak’ı da Ürdün’ü de, Şam’ı da almak isteyecek; hatta Anadolu’ya göz dikecekler. Bunu kendileri söylüyorlar, biz uydurmuyoruz.

Böyle mübarek günlerde, Peygamberimizin ﷺ doğum yıldönümünde görevimiz Filistin’deki kardeşlerimizi desteklemektir. Lisanüddin bin Hatîb’in dediği gibi:

” Peygamberine, o yüce dava uğruna gevşeklik gösterdiğinden dolayı ne cevap vereceksin?

Eğer o gün sana, ‘Ümmetimi düşmana nasıl teslim ettiniz?’ diye sorarsa…

Vallahi, ceza gelmeyeceğini bilsen bile, sadece o yüce yüzün karşısında utanmak yeterdi.”

Peygamber efendimizi sevmenin alametleri nelerdir?

Peygamber sevgisi (sallallahu aleyhi ve sellem) nafile değil, farzdır. Çünkü iman, ancak Peygamberimizi sevmekle gerçekleşir. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur:

“Sizden biriniz, beni, kendisinden, annesinden, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe gerçek manasıyla iman etmiş olamaz.” (Sahihi Buhari)

Bu Hadisi Şeriften anlıyoruz ki, Peygamber sevgisi farzdır ve bizi cennete ulaştıran bir vesiledir.

Peki biz gerçekten Peygamberimizi seviyor muyuz?

Bunun bazı alametleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

  1. Kalpteki sevgi ve duygusal tezahürü

Peygamberimiz ’in adı anıldığında müminin yüzünde bir sevinç, kalbinde bir çarpıntı olur. Gözlerinden yaş gelir, kalbi hüzünle dolar. Çünkü sevgi, kalbin bir ameli, bir hissiyat ve gözyaşıdır. Nitekim denilmiştir:

 “Bütün kalpler sevgiliye meyleder. Buna şahit ve delil vardır. Delil ise şudur: Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) anıldığında ariflerin gözlerinden yaşlar akar.”

  1. Nefsin arzu ve isteklerini terk etmek

İnsan olarak bizim hoşumuza giden, arzuladığımız şeyler vardır. Fakat Peygamberimiz bir şey emrettiğinde, biz onu nefsimizin arzusuna tercih etmeliyiz. Nefsimizin hoşuna gitmese de Efendimiz ‘in emrine uyarak onu yapmalıyız. İşte bu, gerçek sevgidir.

  1. Onu çokça zikretmek ve salavat getirmek

Bir insanı seven, onu sık sık anar. Peygamberimizi seven kimse de onu çok anar, hayatını konuşur, hadislerini öğrenir, salavat getirir. Ashab-ı kiram, siyer ilmini Kur’an’dan sure öğrenir gibi öğrenirdi. Bizim bugün Fatiha’yı ezberlediğimiz gibi, onlar Uhud, Bedir, Hudeybiye, Mekke’nin fethi gibi hadiseleri ezberlerdi. Çünkü sevgi, çokça zikretmekle belli olur.

Allah Teâlâ buyuruyor ki:

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât ve selâm edin.” (Ahzâb, 56)

  1. Müslümanlara yardım ve ümmetin yanında olmak

Peygamberimizi sevmenin bir diğer alameti de onun ümmetine sahip çıkmaktır. Müslümanların yanında olmak, onlara mal, siyaset, medya, ekonomi ile destek olmak, gerektiğinde boykot etmek de bu sevginin göstergesidir.

  1. Ona kavuşma arzusunu taşımak

Sevginin bir başka nişanesi, Peygamberimizi görme iştiyakıdır. Onunla karşılaşmayı arzulamaktır.

Rivayet edilir ki, bir genç hocasına “Ben Peygamberimizi görmek istiyorum” dedi. Hocası ona akşam yemeği olarak tuzlu bir şeyler yedirdi, sonra da su vermedi. Genç gece rüyasında nehirler ve yağmurlar gördü. Hoca dedi ki: “Senin niyetin su içmekti, bu yüzden rüyanda onu gördün. Eğer Peygamberimizi görmek için aynı derecede samimi olsaydın, onu mutlaka görürdün.”

Kur’an’da da bu hakikate şöyle işaret ediliyor:

“Eğer Allah’a karşı sadık olsalardı, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Muhammed, 21)

Demek ki, samimi bir şekilde Peygamber sevgisi taşıyan, onu görmek ister, kıyamet günü havzından içmeyi, şefaatine nail olmayı arzular.

Sonuç olarak, kıyamet günü bütün peygamberler ve melekler “Nefsî, nefsî (kendim, kendim)” diyecek. Ama yalnızca Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ümmetî, Ümmetî (Ümmetim, Ümmetim)” diyecek. O bizi seviyor. Bizim de ona gerçek bir sevgiyle mukabele etmemiz gerekir.

Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammed’in ve alâ âlihi ve sahbihi ecmaîn.