Google’da haber kaynağınız olarak ekleyin
Henüz dünyayı, hayatı, rekabeti ve renklerin anlamını bile tam olarak idrak edemeyen 4 yaşındaki bir çocuğun, giydiği Fenerbahçe forması yüzünden tepkiyle, sözlü tacizle ya da öfkeyle karşılaşması, sadece derin bir vicdan tutulmasıdır.
4 yaş… Masumiyetin, nesenin ve hesapsız sevginin yaşı. O yaştaki bir çocuk için üzerindeki kumaş parçası bir takımın “ideolojisini” ya da “ezeli rekabetini” temsil etmez. Onun için o forma, sadece renkli bir elbisedir; belki babasına duyduğu hayranlığın, belki abisine özenmenin, belki de izlediği bir çizgi film kahramanına benzeme çabasının en masum dış vurumudur.
Peki, yetişkin bir insanın 4 yaşındaki bir masumun sırtındaki renklere bakarak öfkelenmesi, ona parmak sallaması veya sesini yükseltmesi hangi akla, hangi vicdana, hangi insanlığa sığar?
Futbol; dostluktur, heyecandır, renklerin kardeşliğidir diye söze başlarız hep. Ancak ne yazık ki tribünlerdeki amansız nefreti, sokaktaki minik yüreklere kadar indiren hastalıklı bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bir çocuğun tebessümünü, bir renk sevdası yüzünden gölgelemeye çalışanlar, tuttukları takımı savunduklarını sanıyorlarsa büyük bir yanılgı içindeler. Hangi takımı tutarsanız tutun; Malatyaspor’lu olun, Galatasaraylı olun, Beşiktaşlı olun, Trabzonsporlu veya bir başka kulübün sevdalısı olun… Bir çocuğun ağlama sesinden, kırılan kalbinden daha değerli tek bir şampiyonluk, tek bir kupa olabilir mi?
Sporun özü insanı birleştirmektir; çocukları nefret objesi haline getirmek değil. Bugün bir çocuğun üzerindeki sarı-laciverte tahammül edemeyen anlayış, yarın bir başka çocuğun sarı-kırmızı, siyah-beyaz veya bordo-mavi giymesine de tahammül edemez. Bu durum, hangi renge bağlı olursak olalım, hepimizin ortak sorunudur.
O minik çocuğun gözündeki korkuyu yaratan yetişkinler, kendilerine şu soruyu sormak zorundadır: “Bir çocuğun mutluluğundan daha önemli neyimiz var?”
Vicdan; çocukların renklerini özgürce seçebildiği, sokaklarda korkusuzca ve ötekileştirilmeden koşabildiği günleri savunmaktır. 4 yaşındaki bir çocuğun formasına değil, onun yüzündeki gülümsemeye ve geleceğe sahip çıkmak hepimizin insanlık borcudur. Renkler değişir, takımlar değişir; ama çocukların masumiyeti asla kurban edilemez.
Bir Polisin Merhameti
Bir polisin merhameti, üniformasından önce yüreğine sığdırdığı babalık duygusuyla başlar. Komiser Yardımcısı Uğur Yurduseven’in Olay Yeri İnceleme tişörtünü Fenerbahçe formalı o küçük çocuğa giydirdiği an, sadece bir güvenlik tedbiri ya da bir tahliye anı değildi; korkudan titreyen minik bir yüreğe inşa edilen sarsılmaz bir sığınaktı.
Üniformanın Ötesindeki Sığınak
Toplumsal şiddetin, gerilimin ya da kriz anlarının en büyük faturasını her zaman çocuklar öder. O çocuğun “Abiler kızacak mı? Bir şey olacak mı?” sorusu, aslında yetişkinlerin kurduğu acımasız dünyadan duyulan o saf korkunun özetiydi. İşte tam o anda bir polisin “Artık sana hiç kimse hiçbir şey yapamaz, sen polissin” diyerek kendi kalkanını o minik omuzlara devretmesi, devletin şefkatli yüzünün en somut tezahürüdür.
Korkudan Özgüvene Uzanan Cümle: “Güçlüsün”
Korkudan titreyen bir çocuğa verilebilecek en büyük armağan, ona yalnız olmadığını ve güvende olduğunu hissettirmektir. “Güçlüyüm o zaman” yanıtı, bir çocuğun çaresizlikten sıyrılıp hayata tutunma anıdır. Uğur Komiser’in “Güçlüsün” tasdiki ise sadece bir moral tesellisi değil, o küçük bedene yüklenen bir özgüven aşısıdır.
Görev Bilinci ve Babalık Yüreği
Kendi içinde stresi ve endişeyi taşırken dışarıya güven pompalamak, mesleki profesyonelliğin ötesinde bir vicdan yüküdür. Bir babanın, kendi evladına gösterdiği koruma içgüdüsünü görev sahasındaki bir çocuğa yansıtması ve olay bittiğinde attığı o “Allah’ım çok şükür” nidası, insanlığın henüz tükenmediğinin en net kanıtıdır.
O tişört o çocuğa belki biraz büyük geldi ama hissettirdiği güven bir ömür boyu onunla kalacak. Mesele sadece bir çocuğu fiziki olarak güvenli bölgeye taşımak değil; onun ruhundaki o titremeyi dindirip, geleceğe korkusuzca bakmasını sağlayabilmektir.
Seni seviyoruz yakışıklı gülüşü güzel

YORUMLAR