Gündelik hayatın curcunasında, sıradanlığın içinde öyle anlar olur ki, neye uğradığınızı şaşırırsınız. Boş bir tenekeye vurulduğunda çıkan o metalik, tiz ve kulak tırmalayan gürültü neyse, hayatın içindeki bazı figürlerin çıkardığı ses de tıpkı öyledir. İçi boştur ama yankısı büyüktür. İşte tam da bu noktada, Türk kültürünün o keskin ve kulağımıza küpe olası deyimi akla gelir: "Tenekeden ses çıktı, kendisini nimetten sayan fasulye..."
Aslında mesele ses çıkarmak değildir; mesele o sesin nereden ve hangi akılla çıktığıdır. Fizik kuralları basittir: İçi boş olan cisimler daha çok ses çıkarır. Derinliği olan, birikimi olan, içi dolu olan yapılar ise ağırbaşlıdır, sükûnetlidir.
Ancak günümüzde öyle bir devirde yaşıyoruz ki, liyakat ve erdemin yerine gürültü koparmak, boş lakırdılarla gündemi meşgul etmek geçti. Toplumun huzurunu kaçıran o teneke sesleri, maalesef bazen hak etmedikleri kürsülerden, bazen de bulundukları her ortamda "ben buradayım" çığlıklarıyla yankılanıyor. Çıkan sesin kof olduğunu, altının boş olduğunu anlamak ise inanın uzun sürmüyor; ilk sert rüzgarda o teneke paslanıyor, o ses de zaten tarihin tozlu raflarına gömülüyor.
Atasözlerinin ve deyimlerin en güzel yanı, insan tabiatını en yalın haliyle özetlemesidir. "Kendini nimetten saymak" da tam olarak budur. Asıl değeri, emeği, bereketi temsil eden "nimet" kelimesinin yanına, tencerenin en mütevazi bakliyatı olan fasulyenin konulması ironiktir. Fakat burada fasulye bile masumdur; zira fasulye kendi halindedir. Sorun, o fasulyenin birdenbire kendini sofranın başköşesinde, hatta her şeyin merkezi zannetmesidir.
Toplumsal yaşamda da böyledir. Birkaç günlük başarı, geçici bir unvan, küçük bir yetki veya tamamen tesadüfi bir popülarite, bazı insanlarda adeta bir aidiyet şokuna yol açar. Dün etiketiniz neyse bugün de oysunuzdur oysa; fakat o kişi, aynaya baktığında kendini dev aynasında görmeye başlar. Etrafındakileri hafife alır, emeği küçümser, her şeyi kendi varlığına borçlu olduğumuz sanrısına kapılır.
Hayat, o kof tenekelerin sesini bir süre sonra kısar. Çünkü sahte olanın ömrü kısa, hakiki olanın temkini uzundur. Kendini nimetten sayan o zihniyet, gün gelir hakikatin soğuk duvarına çarpar. O zaman ne o gürültülü ses kalır geriye ne de o yersiz gurur.
Unutmamak gerekir ki; asıl ses, bağıranın değil, üretenin, dürüst olanın ve tevazuyla yürüyenin sesidir. Tenekeler ne kadar gürültü çıkarırsa çıkarsın, geride kalan hep o kalıcı, sessiz ve derin izlerdir.
Eski bir söz vardır: "Çok ses çıkaran teneke boş olur." Ne kadar da doğru, değil mi? Hayatın her alanında, özellikle de makamların, unvanların ve yetkinin etrafında dolanan kibir kulelerine baktığımızda bu sesin yankısını daha net duyuyoruz.
Çıktığı yolda ya da elde ettiği küçük bir güç karşısında kendisini dağların sahibi zannedenler, ne yazık ki en çok gürültüyü koparanlardır. Hani o halk dilindeki deyimle; "Ne oldum delisi" olup çıktığını sanan, oysa geriye dönüp baktığında sadece boş bir yankı bırakan karakterler...
İnsanın merdivenleri tırmanırken ya da hayatın ona sunduğu fırsatları değerlendirirken tevazuunu kaybetmemesi gerekir. Ancak bazıları vardır ki, elde ettiği üç kuruşluk yetkiyi veya geçici bir makamı büyük bir zırh sanır. Oysa dolu başak eğiktir; bilgi, erdem ve gerçek başarı sahibini sakinleştirir, olgunlaştırır.
Boş baş ise tam tersidir: İçinde fikir, vizyon ya da topluma katacak bir değer olmadığı için, varlığını sadece gürültüyle, bağırarak, etrafındakileri ezmeye çalışarak kanıtlamaya çalışır. Tıpkı içi boş bir tenekeye vurulduğunda çıkan o rahatsız edici, tiz ses gibi...
Geçici unvanlar, koltuklar veya etiketler bugün vardır, yarın yok. Önemli olan, o makamlardan geriye ne kaldığıdır. İnsan olmak, baş olmakla değil; adil olmakla, erdemli kalmakla ve etrafındakilere değer katmakla ölçülür.
Unutmayalım ki, gürültü koparan tenekeler bir süre sonra susar; ama geriye kalan o boşluğun yankısı uzun süre hafızalardan silinmez. Sesimizle değil, eserimizle, duruşumuzla ve insanlığımızla var olmak dileğiyle...

YORUMLAR