Malatya Valiliği ve Malatya Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 12. Malatya Kitap Fuarı etkinlikleri kapsamında, "Jeopolitik Önemi Bakımından Terörsüz Türkiye Vizyonu" konulu panel gerçekleştirildi. Malatya Kent Konseyi Genel Sekreteri Dr. Hasan Batar'ın moderatörlüğünde düzenlenen programa, TBMM AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler ve AK Parti Malatya Milletvekili Prof. Dr. Abdurrahman Babacan konuşmacı olarak katıldı. Panelde Terörsüz Türkiye sürecinin hukuki altyapısı, silah bırakma çalışmaları, hazırlanan yasal düzenlemeler, TBMM bünyesindeki komisyon faaliyetleri ve Türkiye'nin bölgesel güvenlik politikaları ele alındı.
Muhtarlar, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, akademisyenler, öğrenciler ve siyasi parti teşkilatı mensuplarının katıldığı programda, sürecin toplumsal, siyasi, ekonomik ve jeopolitik boyutları değerlendirildi. Abdullah Güler, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun çalışmalarını, hazırlanan ortak raporu ve yasal düzenlemelerin kapsamını anlatırken, Abdurrahman Babacan, Türkiye'nin dış politika, savunma sanayisi, enerji, ticaret ve lojistik alanlarındaki politikaları ile Terörsüz Bölge hedefi arasındaki ilişkiye dikkat çekti.
GÜLER: "TERÖRSÜZ TÜRKİYE, TERÖRDEN ARINDIRILMIŞ BÖLGE DİYORUZ"
Panelde konuşan TBMM AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, Türkiye'nin terörle mücadelede uzun yıllar boyunca ekonomik, toplumsal ve insani kayıplar yaşadığını belirterek, Terörsüz Türkiye hedefinin kalıcı hale getirilmesi gerektiğini söyledi.
Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihsel birikimine değinen Güler, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden bugüne uzanan devlet tecrübesinin günümüz koşullarına uygun biçimde değerlendirilmesinin önemini vurguladı.
Güler, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti tabii 100 yılı devirdik. İkinci yüzyılın dördüncü yılındayız. Yani 104 yıllık bir, bizim şu anda Türkiye Cumhuriyeti olarak genç bir devlet olarak hafızamız var. Ancak biz tabii sadece bundan ibaret değiliz" ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin tarihsel birikiminin yönetim anlayışına yansıtılmasının kolay olmadığını belirten Güler, "Bizde çok ciddi bir birikim ve hafıza var. Öncelikle bunu bilelim. Peki bu hafıza ve birikim devletimizin yönetim anlayışına yansıyabiliyor mu? Kolay değil bunun cevabını vermek. Evet, yansıyor diyebiliriz ama eksiğimiz çok" dedi.
Terör meselesinin yaklaşık 50 yıldır Türkiye'nin öncelikli sorunları arasında bulunduğunu ifade eden Güler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu sorunun çözümü konusunda siyasi irade ortaya koyduğunu söyledi.
Güler, Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada yaşanan gelişmelerin güvenlik politikalarını doğrudan etkilediğini belirterek, "Siz ne kadar irade gösterirseniz gösterin, siz ne kadar kararlı bir duruş sergilerseniz sergileyin, bu topraklar üzerinde hesabı bitmeyen küresel manadaki şer odakları, emperyalist odaklar size belki dün gösterdiği meseleyi bugün farklı gösteriyor" değerlendirmesinde bulundu.
"TÜRKİYE KOLAY BİR COĞRAFYADA DEĞİL"
Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze'deki saldırılar, İran-İsrail-ABD gerilimi ve Kafkaslar ile Balkanlar'daki gelişmelerin Türkiye'nin güvenlik politikaları açısından önem taşıdığını ifade eden Güler, bölgesel istikrarsızlıkların yeni tehditler oluşturabileceğini söyledi.
Rusya-Ukrayna savaşındaki askerî kayıplara ilişkin yaklaşık birer milyonluk tahminlerden söz eden Güler, savaşın şehirlerin altyapısını ve bölgesel güvenliği olumsuz etkilemeye devam ettiğini belirtti.
Karadeniz'in de önemli bir gerilim alanı olduğunu ifade eden Güler, Türkiye'nin yalnızca kendi sınırları içerisindeki istikrarı değil, komşu ülkelerin güvenliğini de gözettiğini anlattı.
Güler, "Terörsüz Türkiye dedik ama ikinci cümlemiz terörsüz bölge diyoruz aynı zamanda. Yani benim ülke olarak Suriye'de, Irak'ta, İran'da, komşularımızdaki istikrar benim için çok önemli. Onların toplumsal güvenliği, sınır güvenliği, ulusal güvenliği çok önemli" dedi.
Suriye ve Irak'taki istikrarsız ortamın geçmişte PKK ve DEAŞ gibi örgütlerin faaliyetlerini kolaylaştırdığını savunan Güler, "Çünkü terör yıllarca bu tür istikrarsızlaştırılmış ülkelerde taban bularak Türkiye'ye saldırdı. Bunu çok iyi biliyoruz" ifadelerini kullandı.
Terörle mücadelede yalnızca Türkiye'nin güvenliğinin değil, çevre ülkelerdeki istikrarın da önem taşıdığını belirten Güler, "Terörsüz Türkiye, terörden arındırılmış bölge diyoruz. Arkadaşlar, bu tabii sözlerin altının doldurulması, kalıcı hale gelmesi lazım" değerlendirmesinde bulundu.
"TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ 18 ÜLKEDE GÖREV YAPIYOR"
Türkiye'nin uluslararası güvenlik ve barış çalışmalarına katkı sunduğunu belirten Güler, Türk Silahlı Kuvvetlerinin farklı uluslararası misyonlar kapsamında 18 ülkede görev yürüttüğünü söyledi.
Güler, "Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, Türkiye Büyük Millet Meclisinde de dönem dönem asker gönderme tezkereleriyle karşılık bulan, dünyanın şu anda 18 ülkesinde farklı uluslararası misyonun görevi gereği görev ifa ediyor. 18 ülkeye güvenlik sağlıyor, istikrar sağlıyor" açıklamasını yaptı.
Azerbaycan, Karabağ, Libya, Katar, Somali, Sudan, Kosova ve Uzak Doğu'daki görevleri örnek gösteren Güler, Türkiye'nin uluslararası krizlerde diplomatik ve askerî kapasitesini birlikte kullandığını ifade etti.
Güler, "Bu kadar dünya barışına katkı sağlayan büyük bir devletin kendi iç meselesini de, kendi güvenlik meselesini de kendi yöntemi ile kendi anlayışıyla, bakış açısıyla çözmesinden daha doğal bir şey olamaz" dedi.
Türkiye'nin tarihsel tecrübesiyle terör meselesine çözüm bulması gerektiğini vurgulayan Güler, sürecin Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti ve Cumhur İttifakı ortağı MHP'nin siyasi iradesiyle ilerlediğini savundu. Muhalefetin bu meselede yeterli ve uygulanabilir çözüm önerileri geliştiremediğini ileri süren Güler, toplumsal ihtiyaçlara karşılık veren politikaların önemine dikkat çekti.
SÜRECİN SİYASİ BAŞLANGICINI ANLATTI
Abdullah Güler, Terörsüz Türkiye sürecinin siyasi geçmişine değinerek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2024 yılında Ahlat'ta yaptığı konuşmayı hatırlattı.
Erdoğan'ın iç cephenin güçlendirilmesi ve toplumsal kardeşliğin pekiştirilmesine yönelik açıklamalarını değerlendiren Güler, "Orada iç cephemizin güçlendirilmesi, kardeşliğimizin pekiştirilmesi, ülkemizin huzur ikliminin daha da güçlendirilmesi adına kardeşlik başlığında bir konuşma yapmıştı" dedi.
Güler, iç cephe kavramının toplumun bütün kesimlerini kapsadığını belirterek, "İç cephe derken 86 milyon aziz milletimizin tamamını; Alevisi, Sünnisi, Türk'ü, Kürt'ü, Çerkezi fark etmez" ifadelerini kullandı.
Toplumsal farklılıkların ayrışma nedeni olmaması gerektiğini belirten Güler, vatandaşların kardeşlik hukuku içerisinde birlikte yaşamasının ve aralarındaki anlaşmazlıkların azaltılmasının önemini vurguladı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin 1 Ekim 2024'te TBMM'nin açılışı sırasında gerçekleştirdiği temaslara ve 22 Ekim'deki grup toplantısında yaptığı açıklamalara da değinen Güler, bu gelişmelerin sürecin siyasi zeminini şekillendirdiğini anlattı.
27 ŞUBAT ÇAĞRISI VE 9-10 TEMMUZ'DAKİ GELİŞMELER
Terörsüz Türkiye sürecinin ilerleyişine ilişkin tarihleri paylaşan Güler, 27 Şubat 2025'te İmralı'dan yapılan silah bırakma çağrısının ardından Mayıs ayının ilk haftasında PKK/KCK yapılanmasının fesih kararı aldığını söyledi.
Güler, "27 Şubat 2025 yılında İmralı'dan yapılan silahların bırakılma çağrısı, devamında Mayıs'ın ilk haftasında PKK/KCK yapılanmasının kongresini toplayarak fesih kararını alması ve devamında da 9-10 Temmuz tarihlerinde Irak'ta Süleymaniye bölgesinde silahların yakılıyor olması" sözleriyle sürecin aşamalarını anlattı.
Bu gelişmelerin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisinde Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun göreve başladığını belirten Güler, farklı siyasi partilerin temsil edildiği yapının toplumsal beklentileri değerlendirmek üzere çalışmalar yürüttüğünü ifade etti.
"21 TOPLANTI YAPILDI, 137 KİŞİ DİNLENDİ"
Komisyonun çalışma sürecine ilişkin ayrıntılar paylaşan Abdullah Güler, 51 milletvekilinin yer aldığı yapının Meclis Başkanı ile birlikte 52 kişiden oluştuğunu söyledi.
TBMM'nin 586 milletvekiliyle toplumun yaklaşık yüzde 96'sının temsil edildiği siyasi bir yapı oluşturduğunu ifade eden Güler, komisyona siyasi partilerin milletvekili sayıları oranında temsilci verdiğini belirtti.
AK Parti'nin komisyonda yaklaşık 22 milletvekiliyle yer aldığını aktaran Güler, Malatya milletvekillerinin de yürütülen çalışmalara katkı sunduğunu söyledi.
Güler, komisyonun çalışma takvimini şu sözlerle anlattı:
"Bu komisyon arkadaşlar, toplama baktığımızda tam 21 toplantı gerçekleştirildi. Her biri en az 5 saat, 6 saat sürüyor. 7 saat, 8 saat sürüyor."
Toplantılarda Dışişleri, İçişleri, Millî Savunma ve Adalet Bakanlıkları ile ilgili güvenlik kurumlarının temsilcilerinin değerlendirmelerde bulunduğunu belirten Güler, farklı toplumsal kesimlerin de görüşlerinin alındığını söyledi.
Güler, "Toplumu temsil eden 137 kişi ve kuruluş temsilcisi dinlendi. Eski Meclis başkanlarımız dinlendi. Memur-Sen, Hak-İş, Türk-İş gibi toplumun işçi ve memur kesimlerini temsil eden sendika başkanlarımız dinlendi. Baro başkanlarımız dinlendi" dedi.
Türkiye Barolar Birliği ve yaklaşık 15 farklı ilden baro başkanlarının görüşlerine başvurulduğunu ifade eden Güler, akademisyenlerin, şehit ve gazi ailelerinin, güvenlik korucularının, korucu ailelerinin ve Diyarbakır annelerinin de değerlendirmelerinin alındığını anlattı.
Güler, "Toplumun bu konuda duyarlılığı olan, toplumda bu konuda fikir söyleyecek, destek verecek kim varsa bunların hepsi Türkiye Büyük Millet Meclisindeki bu komisyonda dinlenmeli" ifadelerini kullandı.
18 ŞUBAT 2026 TARİHLİ ORTAK RAPOR
Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun çalışmalarını Şubat 2026 itibarıyla tamamladığını belirten Abdullah Güler, siyasi partilerin ayrı ayrı raporlar hazırladığını söyledi.
AK Parti grubunun yaklaşık 60 sayfalık rapor sunduğunu, CHP, DEM Parti ve MHP'nin de kendi değerlendirmelerini komisyona ilettiğini aktaran Güler, bu çalışmaların ardından ortak bir rapor oluşturulduğunu açıkladı.
Güler, "Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanımızın bir değerlendirme ön sözüyle başlayan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun kendi ortaklaştığı bir rapor yayımlandı. 18 Şubat 2026 tarihinde ve Meclisimizin internet sitesinde de yayımlandı" dedi.
Ortak raporun yedi ana başlık altında hazırlandığını belirten Güler, farklı siyasi partilerin üzerinde uzlaşabildiği görüşlerin metne yansıtıldığını söyledi.
Güler, "Mutlak manada bu AK Parti raporu olmaz. Mutlak manada farklı bir partinin de değil. Hepsinin ortaklaşabildiği, hepsine bu uygundur diyebileceği bir rapor" ifadeleriyle ortak çalışma sürecini değerlendirdi.
Raporun eklerinde 21 toplantının müzakerelerine ilişkin bilgilerin ve siyasi partilerin kendi görüşlerini içeren çalışmaların bulunduğunu aktaran Güler, akademisyenlerin ve vatandaşların bu belgelere TBMM üzerinden ulaşabileceğini belirtti.
"SİLAH BIRAKMADAN DÜZENLEME OLMAZ"
Ortak raporun altıncı bölümüne dikkat çeken Abdullah Güler, terör örgütünün bütün unsurlarıyla silah bırakmasının sürecin temel koşulu olduğunu söyledi.
Güler, "Örgütün silah bırakması süreçte en kritik durumdur" diyerek, bu yaklaşımın farklı siyasi partiler tarafından kabul edildiğini ifade etti.
Raporda örgütün feshi, silahların teslim edilmesi ve bunların güvenlik kurumları tarafından tespit edilmesi şartlarının yer aldığını belirten Güler, "Silah bırakmadan asla bir düzenlemenin olamayacağı rapora herkesin ortaklaştığı imzayla yansıtıldı" dedi.
Güler, silah bırakma sürecine ilişkin şu değerlendirmede bulundu:
"En önemli süreç, bu konuda bir terör örgütünün tüm yapılanmaları ve bileşenleriyle beraber silahlarını bırakması. Bu en kritik eşik olarak raporda yer aldı."
Komisyon raporunda, silah bırakma ve fesih sürecinin ardından ihtiyaç duyulan yasal düzenlemelerin hazırlanmasının öngörüldüğünü ifade eden Güler, örgüt mensuplarının topluma kazandırılması için müstakil ve geçici nitelikte bir kanun hazırlanmasının da ortak öneriler arasında yer aldığını anlattı.
"TOPLUMDA CEZASIZLIK VE AF ALGISI OLUŞMAMALI"
Hazırlanan düzenlemenin genel af olarak değerlendirilmesine karşı çıkan Abdullah Güler, raporda toplumda cezasızlık algısı oluşmamasının özellikle vurgulandığını belirtti.
Güler, "Bizden affediyorlar, şunları çıkarıyorlar gibi bir durumun asla oluşmaması lazımdır" ifadelerini kullanarak, kanunun kapsamının belirli koşullarla sınırlandırıldığını söyledi.
Düzenlemenin örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılmasını amaçladığını belirten Güler, bunun ağır suçların cezasız bırakılması anlamına gelmediğini savundu.
Güler, "Örgütün tüm unsurlarının feshi ile silahların teslimi ve bırakılması sürecinde ihtiyaç duyulacak yasal düzenlemelerin sonradan geleceği" yönündeki yaklaşımın ortak rapora yansıtıldığını belirtti.
Kanunun uygulanmasında güvenlik kurumlarının tespit ve teyit sürecinin belirleyici olduğunu ifade eden Güler, komisyonun temel önceliğinin silah ve şiddetin sona erdirilmesi olduğunu söyledi.
YASAL DÜZENLEMENİN ADI VE KAPSAMI
Abdullah Güler, hazırlanan düzenlemenin "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun" olarak adlandırıldığını belirterek, kanunun ismine de özel önem verdiklerini söyledi.
Düzenlemenin toplumsal dayanışmayı ve kardeşliği öne çıkaran bir anlayışla hazırlandığını ifade eden Güler, "Bakın, ismine de çok özel önem verdik. Bizim bu kanun çalışmadan önce Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonumuz var. O komisyonun ürettiği rapor ve şimdi kanun, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun" dedi.
Güler, kanunun adında olumsuz bir dil yerine dayanışma ve bütünleşme kavramlarının kullanılmasının tercih edildiğini belirtti.
Kanunun PKK/KCK ve bağlantılı yapılanmaların fiilî varlığına son verilmesi, silah ve mühimmatın teslim edilmesi, bu işlemlerin ilgili güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi ve teyit edilmesi esasına dayandığını anlatan Güler, bunların sonraki uygulamalar için ön koşul niteliğinde olduğunu söyledi.
Güler, "Bu tespit ve teyit olmadan arkadaşlar herhangi bir maddenin başka bir şekilde yürürlüğe girmesi veya hayata girmesi mümkün değil. Önce bu yapılacak" ifadelerini kullandı.
Güvenlik kurumlarının tespitlerinin ardından Milli Güvenlik Kurulu tarafından yapılacak değerlendirmenin önemine değinen Güler, sürecin tamamlanmasının yalnızca siyasi açıklamalarla değil, somut güvenlik verileriyle mümkün olacağını belirtti.
"10 AĞUSTOS İTİBARIYLA KANUN ÇIKTI"
Abdullah Güler, yasal düzenlemenin 10 Ağustos itibarıyla çıkarıldığını belirterek, bu tarihten sonra silah bırakma ve örgütsel faaliyetlerin sona erdirilmesine yönelik çalışmaların devam ettiğini söyledi.
Güler, "Bu kanun 10 Ağustos itibarıyla çıktı. O günden bugüne de yoğun bir tempoda bunun sağlanması için bu devam ediyor" dedi.
Irak'ın Metina bölgesindeki faaliyetlere değinen Güler, bölgede yaklaşık dört veya beş büyük mağara ile eğitim kampının boşaltıldığını ifade etti.
Güler, Harput ve Gara bölgelerinde örgüt tarafından saklanma alanı, kamp veya silah deposu olarak kullanıldığı değerlendirilen yerlerde de çalışmalar yapıldığını belirtti.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma, İçişleri Bakanlığı ve Millî İstihbarat Teşkilatının ilgili birimlerinin koordinasyon içerisinde hareket ettiğini söyleyen Güler, güvenlik kurumlarının sahadaki tespit faaliyetlerinin sürdüğünü anlattı.
Bölgenin coğrafi koşullarının çalışmaları zorlaştırdığını belirten Güler, kayalık alanlar, vadiler ve mağaraların bulunduğu bölgelerde incelemelerin dikkatli biçimde yürütüldüğünü ifade etti.
Güler, çalışmaların yılbaşına doğru ve sonraki dönemde de artarak devam etmesini beklediklerini söyledi.
"KASTEN ÖLDÜRME SUÇLARI DÜZENLEMENİN DIŞINDA"
Kanunun kapsamına ilişkin kamuoyundaki tartışmalara değinen Güler, örgüt faaliyetleri sırasında işlenen kasten öldürme suçları ile belirli örgüt yöneticiliği faaliyetlerinin düzenleme kapsamında değerlendirilmediğini söyledi.
Güler, "Bakın, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasıtlı adam öldürme suçu ile 2005 tarihinden önce örgüt yönetiminde, bu örgütü kuran, talimat veren, büyüten kimler varsa asla bu kişilerin bu kanundan yararlanması mümkün değil" ifadelerini kullandı.
Askerlerin, polislerin ve vatandaşların yaşamını yitirdiği eylemlerin bu kapsamda ele alınamayacağını belirten Güler, bu konudaki hükümlerin açık biçimde tanımlandığını savundu.
Güler, "Birileri hep böyle uydurdu. Onları affediyorlar, bunları affediyorlar, şunları çıkarıyorlar. Öyle bir şey de olmasın. Kanunda çok net olarak arkadaşlar yazdık" dedi.
Düzenlemenin bazı örgüt suçları için farklı uygulamalar öngördüğünü anlatan Güler, beş yıla kadar erteleme, 15 yıla kadar olan cezalar, 15 yılın üzerindeki cezalar ve müebbet hapis cezalarıyla ilgili ayrımlara değindi.
Örgüt üyeliği, propaganda, örgüte yardım ve örgüt içerisinde yöneticilik gibi suçları da ele alan Güler, bunların kasten öldürme gibi ağır suçlardan ayrı değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.
TCK'NIN 221. MADDESİNE DİKKAT ÇEKTİ
Abdullah Güler, hazırlanan yasal düzenlemenin dayanakları arasında Türk Ceza Kanunu'nun 221. maddesinde yer alan etkin pişmanlık hükümlerinin de değerlendirildiğini söyledi.
Mevcut kanunun 2005 yılında yürürlüğe girdiğini hatırlatan Güler, örgüt üyeliği, yöneticilik ve örgüte yardım gibi faaliyetlerle ilgili mevcut hükümlerin incelendiğini belirtti.
Güler, "İçeriği birebir değil tabii. Bunda nasıl bir karşılık bulabiliriz dedik" ifadelerini kullanarak, mevcut düzenlemelerden yararlanıldığını ancak yeni kanunun farklı koşullar içerdiğini anlattı.
Örgüt mensuplarının topluma kazandırılması amacıyla ceza erteleme yönteminin değerlendirildiğini belirten Güler, ertelemenin koşulsuz olmadığını vurguladı.
Güler, "Bu erteleme dönemi içerisinde terör örgütüne yönelik, Terörle Mücadele Kanunu veya TCK'da yer alan örgütlü terör örgütlerine yönelik ceza maddeleri bağlamında bir suça karışması halinde tekrar bu ertelemenin ortadan kaldırılacağı" yönündeki yaklaşımı anlattı.
Bu durumda ilgili kişi hakkında yeniden cezai yaptırımlar uygulanacağını ifade eden Güler, düzenlemenin örgütsel faaliyetlerin sona erdirilmesi ve yeniden suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla hazırlandığını söyledi.
CUMHURBAŞKANI YARDIMCISININ BAŞKANLIĞINDA KURUL
Sürecin idari boyutuna değinen Abdullah Güler, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında ilgili bakanlıklar ve güvenlik kurumlarının temsil edildiği bir kurul oluşturulduğunu açıkladı.
Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma Bakanlıkları ile Millî İstihbarat Teşkilatı ve Cumhurbaşkanlığının ilgili birimlerinin çalışmalara katıldığını belirten Güler, kurumlar arasındaki eş güdümün önem taşıdığını söyledi.
Güler, "Bunlar da şu ana kadar üç toplantı yaptılar arkadaşlar. Bu toplantıda kararlar alındı" dedi.
Kurulun çalışmalarının daha ayrıntılı yürütülmesi için dört alt komisyon oluşturulduğunu belirten Güler, "Dört tane komisyon kuruldu arkadaşlar" ifadelerini kullandı.
Alt komisyonların silah bırakma süreci, adli işlemler, toplumsal bütünleşme ve rehabilitasyon gibi alanlarda çalışma yürüttüğünü ifade eden Güler, ilgili kamu kurumlarının uzman personelinin de görev aldığını anlattı.
"MECLİS DÜZENLİ OLARAK BİLGİLENDİRİLECEK"
Sürecin yalnızca yürütme organı tarafından takip edilmeyeceğini belirten Abdullah Güler, TBMM'nin de düzenli bilgilendirme ve izleme mekanizmasında yer alacağını söyledi.
Kanundaki ilgili hükme dikkat çeken Güler, "Kurul çalışmaları hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisinin düzenli olarak bilgilendirilmelidir" ifadesine yer verdi.
Güler, siyasi parti gruplarının temsil edildiği milletvekillerinden oluşacak bir Meclis mekanizmasının süreç hakkında değerlendirmelerde bulunacağını ve tavsiyeler sunabileceğini ifade etti.
İspanya, İngiltere, Kolombiya, Filipinler ve Güney Afrika'nın çatışma çözümü deneyimlerinden söz eden Güler, bu ülkelerde farklı gözlem mekanizmalarının kullanıldığını hatırlattı.
Güler, "Bu çalışmaların hepsinde arkadaşlar dışarıdan üçüncü bir göz var. Böyle süreçleri yönetmek ve izlemek gerekiyor. Ama bizim kendi çözümümüzde, kendi bu bakış açımızda ve kanun düzenlememizde bu üçüncü göz diyeceğimiz ana merkez Türkiye Büyük Millet Meclisi" dedi.
Türkiye'nin süreci kendi kurumları aracılığıyla yönetmesi gerektiğini savunan Güler, dışarıdan müdahaleye açık bir yapı oluşturulmasını doğru bulmadığını belirtti.
Filipinler hükümeti ile Moro İslami Kurtuluş Cephesi arasında yürütülen çözüm sürecinde Türkiye'nin gözlem mekanizmasında görev üstlendiğini de hatırlatan Güler, Türkiye'nin uluslararası çatışma çözümü çalışmalarında deneyime sahip olduğunu söyledi.
"GELECEK 5-10 YILDA YENİ RİSKLERLE KARŞILAŞABİLİRİZ"
Konuşmasının son bölümünde Türkiye'nin savunma ve güvenlik kapasitesine değinen Abdullah Güler, gelecek yıllarda bölgesel risklerin artabileceği değerlendirmesinde bulundu.
Güler, "Bu coğrafya, bu toprakta, bu bölgede gelecek 5 yıllarda, 10 yıllarda çok büyük risklere gireceğiz. Bölgesel savaşlar, riskler görüyoruz zaten" dedi.
Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve askerî bakımdan daha dayanıklı bir ülke haline gelmesi gerektiğini belirten Güler, geçmişte yaşanan ambargoları örnek gösterdi.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında askerî malzeme temininde yaşanan sıkıntıları hatırlatan Güler, "Uçakları uçuramadık. Uçak lastiklerini bulamadık. Yakıtını bulamadık" ifadelerini kullandı.
1996-1997 yıllarında Siirt'in Şirvan ilçesinde hekim olarak görev yaptığı döneme de değinen Güler, o yıllarda karşılaştığı imkânsızlıkları anlattı.
Güler, Türkiye'nin dışa bağımlılığını azaltması gerektiğini belirterek, "Bütün enerjimizi, irademizi bu toprakların, bu ülkenin gelecekte yaşayacağımız üç beş yıl sonraki bu risklere karşı daha dayanıklı, daha mukavemetli bir ülke olarak, bir devlet olarak hazırlamak" sözleriyle yaklaşımını ortaya koydu.
Terörün yalnızca ekonomik kaynakların kaybına neden olmadığını, toplumsal ilişkiler üzerinde de etkiler bıraktığını söyleyen Güler, "Büyük ekonomik kayıplara uğradık. Toplumsal bütünlüğümüz zarar gördü. Kardeşliğimiz zarar gördü" dedi.
Güler, konuşmasını katılımcılara teşekkür ederek tamamladı.

BABACAN: "TÜRKİYE HEM BUGÜNÜ İNŞA EDİYOR HEM GELECEĞE HAZIRLANIYOR"
Panelde konuşan AK Parti Malatya Milletvekili Prof. Dr. Abdurrahman Babacan, Terörsüz Türkiye sürecini uluslararası ilişkiler, bölgesel güvenlik, savunma sanayisi, enerji, madencilik, ticaret ve lojistik politikaları üzerinden değerlendirdi.
Konuşmasının başında TBMM AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler'in süreçteki çalışmalarına değinen Babacan, Güler'in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte hazırlık ve yürütme aşamalarında önemli sorumluluklar üstlendiğini söyledi.
Babacan, "Bu süreçte inanılmaz emeği vardır. En başından beri bütün partilerle ve sürecin hem Meclis ayağında hem de devlet ayağında bu noktaya gelmesinde gerçekten bizim abimiz olarak, bizim başkanımız olarak beraber çalıştık" dedi.
Malatya'da muhtarların, sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin, öğrencilerin ve siyasi teşkilatların programa katılmasını önemsediklerini belirten Babacan, sürecin kamuoyuna doğru anlatılması gerektiğini söyledi.
Babacan, "Bunları anlatmak lazım ki kafalar, tereddütler, şüpheler, birilerinin sosyal medyadan, şuradan buradan üreteceği yalan, dezenformatif haberler süreci zehirlemesin" ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin güvenlik ve toplumsal bütünleşme meselelerini kendi birikimiyle ele alması gerektiğini vurgulayan Babacan, ülkenin geleceğine ilişkin kararların toplumsal destekle yürütülmesinin önemine değindi.
DÜNYA SİYASETİNDE ÜÇ KIRILMA DÖNEMİ
Dünya siyasi tarihinin yakın dönemini üç temel kırılma üzerinden değerlendiren Abdurrahman Babacan, ilk kırılmanın İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan Soğuk Savaş düzeniyle başladığını anlattı.
Babacan, "Dünyanın yakın siyasi tarihinde üç temel kırılma dönemini koymak mümkün. Birincisi İkinci Dünya Savaşı'nın bitimi ve Soğuk Savaş'ın başlaması" ifadelerini kullandı.
Soğuk Savaş döneminde ülkelerin büyük güçlerin oluşturduğu iki kutuplu sistem içerisinde hareket ettiklerini belirten Babacan, devletlerin kendi teknoloji, savunma ve dış politika modellerini geliştirmekte sınırlı kaldıklarını savundu.
Türkiye'nin bu dönemde yaşadığı sorunlara değinen Babacan, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ambargoların yerli savunma sanayisinin önemini ortaya koyduğunu belirtti.
Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan'ın görev yaptığı koalisyon hükümeti dönemindeki yaklaşımları hatırlatan Babacan, Türkiye'nin kendi askerî kapasitesini geliştirmeye yöneldiğini ancak sonraki siyasi gelişmelerin bu süreci etkilediğini söyledi.
Babacan, "Kendi ayaklarımız üzerinde duralım. Yeni bir şey geliştirelim. Merkeze Türkiye'yi oturtalım. Buradan bir savunma politikası geliştirelim. Sanayileştirelim. Dış politikamızı özgür hale, bağımsız hale getirelim" sözleriyle o dönemde gündeme gelen hedefleri anlattı.
1977-1980 arasındaki siyasi olayların ardından 12 Eylül 1980 askerî darbesinin yaşandığını hatırlatan Babacan, Türkiye'nin uzun yıllar boyunca siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklarla karşı karşıya kaldığını ifade etti.
1990'LI YILLARDAKİ GELİŞMELERİ DEĞERLENDİRDİ
İkinci kırılmanın Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle ortaya çıktığını belirten Babacan, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya'nın dağılmasının uluslararası sistemde yeni ekonomik ve siyasi fırsatlar oluşturduğunu söyledi.
Babacan, "İkinci büyük kırılma Soğuk Savaş'ın bitişiyle 90'lı yılların başında oldu. Yani Yugoslavya ve Sovyetler dağıldı. Artık tabiri caizse ülkeler açısından yepyeni, daha esnek, daha geniş alanlar çıktı" dedi.
Bu dönemde liberal ekonomik politikaların yaygınlaştığını belirten Babacan, Türkiye'nin Turgut Özal döneminde ekonomik dışa açılma yönünde adımlar attığını ifade etti.
1993 yılındaki gelişmelerin Türkiye'nin siyasi ve toplumsal yapısında önemli sonuçlar doğurduğunu savunan Babacan, Turgut Özal'ın ölümü, Sivas Madımak olayları, Başbağlar Katliamı, Adnan Kahveci ve Eşref Bitlis'in ölümleri ile Bingöl'de 33 askerin öldürülmesini hatırlattı. Gazi Mahallesi olaylarına ve İSKİ yolsuzluk tartışmalarına da bu dönemi değerlendirirken değindi.
Babacan, "93 yılında özellikle incelemenizi naçizane tavsiye ederim" diyerek, bu dönemde yaşanan olayların Türkiye'nin sonraki yıllardaki siyasi yapısını etkilediğini savundu.
28 Şubat sürecine ve 2001 ekonomik krizine de değinen Babacan, Türkiye'nin 1990'lı yıllarda uluslararası gelişmelerden yeterince yararlanamadığı değerlendirmesinde bulundu.
Çatışma çözümü ve demokratikleşme alanlarında akademik çalışmalar yürüttüğünü belirten Babacan, "Ben yıllardan beri bu işi çalışıyorum akademide. Çatışma çözümü çalışıyorum. Demokratikleşme çalışıyorum" dedi.
Babacan, bazı ülkelerin 1990'lı yıllarda iç çatışmalarını çözmek için adımlar attığını, Türkiye'nin ise terör meselesinde daha ağır sorunlarla karşılaştığını savundu.
"ÜÇÜNCÜ KIRILMA DÖNEMİNDEYİZ"
Dünya siyasetindeki üçüncü kırılmanın 2010'lu yıllarda başladığını belirten Babacan, Arap ayaklanmaları ve sonrasında Orta Doğu'da yaşanan gelişmelerin uluslararası ilişkileri değiştirdiğini söyledi.
Babacan, "Şimdi üçüncü kırılmadayız. Ben epey bir zamandan beri üçüncü kırılma döneminde olduğumuzu düşünüyorum dünyada" ifadelerini kullandı.
Libya ve Suriye'deki iç savaşlar ile Irak ve Afganistan'daki gelişmeleri değerlendiren Babacan, bölgedeki toplumsal ve siyasi dengelerin uzun yıllardır değişim içerisinde olduğunu belirtti.
Babacan, bölge toplumlarının siyasi taleplerini daha güçlü biçimde dile getirmeye başladığını savunarak, "Toplumlar bu coğrafyada ilk defa 'Biz buyuz, biz buradayız' iradesini konuşmaya başladılar. Bu önemli" dedi.
Yaşanan çatışmaların ağır insani sonuçlarına dikkat çeken Babacan, Suriye'de yüz binlerce insanın yaşamını yitirdiğine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Libya'daki iç savaşın ve Irak'taki mezhepsel ayrışmaların da bölgesel istikrarı olumsuz etkilediğini ifade etti.
Babacan, "Türkiye hem bugünü inşa ediyor hem geleceğe hazırlanıyor ve gelecek de hiç olmadığı kadar hızlandı" sözleriyle Türkiye'nin değişen uluslararası koşullara hazırlanması gerektiğini vurguladı.
2003-2013 DÖNEMİNDEKİ REFORMLARA DEĞİNDİ
Türkiye'nin yeni döneme hazırlık sürecinde iki temel aşamanın bulunduğunu belirten Babacan, ilk olarak 2003-2013 yılları arasındaki demokratikleşme çalışmalarını değerlendirdi.
Bu dönemde insan hakları, hukuk, temel hak ve özgürlükler ile devlet-vatandaş ilişkilerinde düzenlemeler yapıldığını ifade eden Babacan, Alevi çalıştaylarını, demokratik açılım girişimlerini ve 2013-2015 yılları arasındaki çözüm sürecini örnek gösterdi.
Babacan, "Birincisi 2003 ile 2013 döneminde adına sessiz devrim dedikleri, aslında Türkiye'nin çehresini değiştiren insan hakları, demokratikleşme, hukuk reformu" sözleriyle dönemin kendi açısından önemini anlattı.
Bu çalışmaların AK Parti tarafından komisyona sunulan raporda da ayrıntılı biçimde ele alındığını ifade eden Babacan, Türkiye'nin terör meselesine yönelik siyasi ve toplumsal birikim oluşturduğunu savundu.
"15 TEMMUZ'U MİLAT OLARAK ALMAK GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM"
Türkiye'nin dış politika ve güvenlik anlayışındaki ikinci değişimin 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında yaşandığını belirten Babacan, bu tarihin stratejik açıdan bir dönüm noktası olduğunu söyledi.
Babacan, "İkincisini de Türkiye özellikle 15 Temmuz sonrasını, ben 15 Temmuz'u milat olarak almak gerektiğini düşünüyorum" ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin bölgesel güvenlik sorunlarına yaklaşımının değiştiğini savunan Babacan, ülkenin tehditler karşısında daha doğrudan hareket etmeye başladığını belirtti.
Babacan, "Kendi göbeğini kendi kesen bir Türkiye" ifadesini kullanarak, dış politika kararlarında bağımsız hareket etme kapasitesinin geliştirilmesini önemsediklerini anlattı.
Suriye'nin kuzeyine yönelik ilk askerî harekâtın 15 Temmuz darbe girişiminden 41 gün sonra gerçekleştirildiğini hatırlatan Babacan, bu gelişmenin Türkiye'nin yeni güvenlik yaklaşımını gösterdiğini savundu.
Babacan, bu yaklaşımın yalnızca askerî operasyonlarla sınırlı olmadığını; savunma sanayisi, enerji, madencilik, ticaret ve lojistik alanlarının da güvenlik politikasının bir parçası olduğunu söyledi.
DOĞU AKDENİZ'DE 120 TRİLYON METREKÜPLÜK REZERV İDDİASI
Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarını değerlendiren Abdurrahman Babacan, bölgede yaklaşık 120 trilyon metreküplük hidrokarbon rezervi bulunduğu yönündeki tahmini paylaştı.
Babacan, "Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon rezervleri, ki 120 trilyon metreküplük bir hidrokarbon rezervi var burada Doğu Akdeniz'de" diyerek, bölgedeki enerji kaynaklarının uluslararası rekabet açısından önem taşıdığını söyledi.
Türkiye'nin ve bazı Akdeniz ülkelerinin enerji paylaşım süreçlerinin dışında tutulmaya çalışıldığını ileri süren Babacan, Total, Eni, ExxonMobil, Delek, Shell ve BP gibi uluslararası enerji şirketlerinin bölgedeki faaliyetlerine dikkat çekti.
Babacan, büyük devletler ve enerji şirketlerinin Doğu Akdeniz'deki ekonomik kaynaklar üzerinde etkili olmaya çalıştığını savundu.
Türkiye'nin enerji alanında daha bağımsız ve etkin bir politika izlemesi gerektiğini belirten Babacan, petrol, doğal gaz ve madencilik sektörlerinin geliştirilmesinin önemine değindi.
"MADENCİLİKTE EKSİKLERİMİZ VAR"
Türkiye'nin madencilik alanında uluslararası ölçekte daha etkin olması gerektiğini belirten Babacan, Afrika ülkeleriyle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin önemine dikkat çekti.
2005 yılında Türkiye'de Afrika Yılı ilan edilmesini hatırlatan Babacan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın başbakanlığı döneminde gerçekleştirilen Afrika temaslarının yeni bir dış politika yaklaşımının parçası olduğunu söyledi.
Babacan, "Madencilik hâlâ çok eksiğimiz. Madenciliğin aslında gelişmiş olması lazım" dedi.
Sudan'daki altın madenlerini örnek gösteren Babacan, Türkiye'nin Afrika'da daha güçlü madencilik şirketleriyle faaliyet yürütmesi gerektiğini ifade etti.
Babacan, madencilik alanında yaşanan olumsuz örneklerin bütün sektöre genellenmesini eleştirerek, enerji ve madencilik politikalarının ekonomik kalkınma açısından değerlendirilmesi gerektiğini savundu.
Afrika Boynuzu'ndaki gelişmelere de değinen Babacan, Somali, Somaliland ve Etiyopya arasındaki ilişkileri, İsrail'in bölgesel politikalarını ve Netanyahu'nun sözünü ettiği ittifak arayışlarını değerlendirdi.
LİBYA ANLAŞMASI VE DOĞU AKDENİZ'DEKİ GELİŞMELER
Türkiye'nin Libya politikasını değerlendiren Babacan, iki ülke arasındaki deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmanın Doğu Akdeniz'deki ekonomik ve siyasi dengeler açısından önem taşıdığını belirtti.
Libya'daki iç savaş ve siyasi ayrılıklar nedeniyle anlaşmanın uygulanmasında güçlükler yaşandığını belirten Babacan, Türkiye'nin diplomatik ve askerî faaliyetlerinin süreçte etkili olduğunu savundu.
Babacan, Libya'da 2019-2021 döneminde Fransa, Rusya ve ABD gibi ülkelerin de etkili olmaya çalıştığını belirterek, Türkiye'nin sahadaki faaliyetlerinin siyasi gelişmeleri değiştirdiğini ileri sürdü.
Babacan, Türkiye'nin askerî ve diplomatik yaklaşımını değerlendirirken, "Ardından da şimdi masayı da değiştirdi" ifadesini kullandı.
Libya Temsilciler Meclisinin deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmaya yönelik kararını değerlendiren Babacan, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in açıklamalarına da değindi.
Babacan, Girit'in güneyindeki deniz yetki alanları konusunda Türkiye, Libya, Yunanistan ve Avrupa Birliği arasında farklı görüşler bulunduğunu anlattı.
Libya'nın kendi kıta sahanlığı içerisindeki yüzde 40'lık alanda Türkiye'ye petrol çıkarma izni verdiğini ileri süren Babacan, söz konusu gelişmeyi Türkiye'nin Doğu Akdeniz politikası açısından önemli gördüğünü söyledi.
SURİYE'DE 10 MART MUTABAKATI VE ENTEGRASYON SÜRECİ
Suriye'deki gelişmelerin Türkiye'nin sınır güvenliğiyle bağlantılı olduğunu belirten Babacan, ülkede yaşanan iç savaşın bölgesel güvenliği uzun yıllar olumsuz etkilediğini söyledi.
Türkiye'de 2014-2017 yılları arasında gerçekleştirilen terör saldırılarını hatırlatan Babacan, Reyhanlı, Gaziantep ve Ankara Garı saldırılarına değindi.
PKK, DEAŞ ve DHKP-C gibi örgütlerin faaliyetlerinden söz eden Babacan, geçmişte Türkiye'de saldırılarla bağlantılı olduğu belirtilen bazı kişilere yönelik yürütülen yakalama çalışmalarını da değerlendirdi.
Suriye'de 8 Aralık'ta yaşanan yönetim değişikliğine ve Türkiye'nin İdlib'deki faaliyetlerine değinen Babacan, bu gelişmelerin güvenlik dengeleri bakımından önem taşıdığını savundu.
SDG ve YPG'nin Suriye devletine entegrasyonu konusundaki gelişmeleri anlatan Babacan, "10 Mart Mutabakatı'nın çerçevesinde bireysel olarak Suriye hükümetinin egemenlik hakları altında Suriye Devleti'ne entegre olmaya başladı ve entegrasyon tamamlanmak üzere" ifadelerini kullandı.
Babacan, Suriye'deki silahlı yapıların devlet otoritesi altında toplanmasının ve toplumsal bütünlüğün sağlanmasının Türkiye'nin güvenliği açısından önemli olduğunu söyledi.
IRAK'TA SİNCAR HATTI VE KALKINMA YOLU PROJESİ
Irak'taki gelişmelere değinen Babacan, ülkede geçmiş yıllarda yaşanan mezhepsel çatışmaların güvenlik sorunlarına neden olduğunu ifade etti.
Türkiye ile Irak arasındaki ilişkilerde Kalkınma Yolu Projesi'nin önem kazandığını belirten Babacan, söz konusu projenin iki ülkeye ekonomik kazanımlar sağlayabileceğini söyledi.
Babacan, "Irak Kalkınma Yolu, çünkü terörsüz bölge sürecinin en önemli unsurlarından bir tanesi. Hem Irak için hem Türkiye için inanılmaz bir kazanç getirecek" dedi.
Türkiye ile Irak arasında savunma ve ortak güvenlik alanında yürütülen çalışmalara değinen Babacan, Sincar hattının iki ülke açısından önem taşıdığını belirtti.
Babacan, "Sincar hattı, Suriye ile Irak arasındaki lojistiği sağlayan silah hattı, Irak tarafından boşaltılmaya başlandı. Oradaki unsurlar dağıtılıyor şimdi Irak'ta" ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin Irak ile güvenlik ve ekonomik iş birliğini geliştirmesinin Terörsüz Bölge hedefi açısından önemli olduğunu savunan Babacan, ulaşım koridorlarının güvenliğinin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
İRAN VE LÜBNAN'DAKİ GELİŞMELER
İran'da yaşanan gelişmeleri değerlendiren Babacan, ABD ve İsrail'in askerî faaliyetlerinin bölgesel güvenlik üzerinde etkili olduğunu belirtti.
İran içerisindeki bazı siyasi ve silahlı yapıların dış müdahalelerle kullanılmaya çalışıldığını öne süren Babacan, bu durumun Türkiye açısından yeni riskler oluşturabileceğini savundu.
İran'daki PKK bağlantılı unsurlara değinen Babacan, Barzani ve Talabani gruplarından yapılan açıklamaları hatırlattı.
Babacan, Talabani grubunun İran'daki PKK unsurlarına destek verilmediği yönündeki açıklamasından söz ederek, "Bizim herhangi bir desteğimiz yoktur bu İran'ın içerisindeki PKK unsurlarıyla" ifadelerini aktardı.
Lübnan'daki gelişmelerin de Türkiye'nin bölgesel güvenlik yaklaşımı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Babacan, ülkede yaşanabilecek istikrarsızlıkların çevre ülkeleri etkileyebileceğini söyledi.
Babacan, "Lübnan da bu işin içerisinde. Lübnan da buradan bağımsız değil" dedi.
Lübnan Cumhurbaşkanının Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyareti hatırlatan Babacan, görüşmenin ardından yapılan açıklamayı şöyle aktardı:
"Türkiye ile bizim ortak güvenlik anlayışımız bir tercih değil. Bizim için stratejik bir zorunluluk."
Türkiye'nin güvenliğinin çevre ülkelerdeki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemeyeceğini savunan Babacan, "Benim artık güvenliğim tek benle alakalı değil" ifadesiyle ortak güvenlik yaklaşımını anlattı.
BÖLGESEL GÜVENLİKTE TOPLUMSAL BÜTÜNLÜK VURGUSU
Türkiye'nin Irak, Suriye, İran, Lübnan ve Doğu Akdeniz'i kapsayan ortak güvenlik anlayışı geliştirdiğini belirten Babacan, bölge ülkelerindeki etnik, dinî ve mezhepsel farklılıkların toplumsal bütünlük içerisinde ele alınması gerektiğini söyledi.
Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni, Nusayri ve farklı dinî toplulukların bir arada yaşadığı bölgede güvenliğin yalnızca askerî tedbirlerle sağlanamayacağını ifade eden Babacan, devletlerin egemenlik yapıları içerisinde toplumsal entegrasyonun önem taşıdığını savundu.
Babacan, "Bunların tamamının kendi iç bütünlüklerinin sağlanması ve bu iç bütünlük sağlanırken de ilgili devletlerin egemenlik hakları altında onların kendi devletlerine entegre olmaları" ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin Terörsüz Türkiye hedefini Terörsüz Bölge anlayışıyla eş zamanlı yürüttüğünü belirten Babacan, bu yaklaşımın dış politika, savunma sanayisi, enerji, ticaret ve lojistik alanlarıyla desteklendiğini söyledi.
ZENGEZUR KORİDORU VE ORTA KORİDOR HEDEFİ
Güney Kafkasya'daki gelişmelere değinen Babacan, Karabağ Savaşı sonrasında bölgedeki ulaşım ve ticaret bağlantılarının önem kazandığını söyledi.
Zengezur Koridoru'nun Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki ticaret güzergâhlarıyla bağlantılı olduğunu belirten Babacan, Orta Koridor'un Türkiye'ye bağlanmasının ekonomik sonuçlarına dikkat çekti.
Babacan, "Zengezur Koridoru'nu Çin'in Kuşak Yol Projesi üzerinden gelecek olan ticaret akslarını, Orta Koridor'u Türkiye'ye bağlayacağız" dedi.
Bölgede enerji nakil hatlarının geliştirilmesinin de Türkiye'nin uluslararası konumuna katkı sağlayacağını savunan Babacan, bölgesel güvenliğin ekonomik projelerin uygulanması açısından önem taşıdığını ifade etti.
BÖLGESEL SAVUNMA İŞ BİRLİKLERİNE DİKKAT ÇEKTİ
Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin askerî ve ekonomik kapasitelerini değerlendiren Babacan, Güney Asya ve Orta Doğu arasında yeni güvenlik iş birliklerinin gelişebileceğini söyledi.
Konuşmasında "Mekke İttifakı" olarak adlandırdığı yaklaşımı değerlendiren Babacan, "NATO nasıl bir Avrupa-Atlantik arasında bir güvenlik sistemi ise Mekke İttifakı da Güney Asya ile Orta Doğu arasında bir güvenlik sistemi inşa ediyor" dedi.
Pakistan'ın nükleer kapasitesi ve askerî gücü, Suudi Arabistan'ın finansal kaynakları ve Türkiye'nin savunma sanayisi kapasitesi arasında iş birliği imkânları bulunduğunu savunan Babacan, bu ülkelerin farklı güçlü yönlerinin ortak güvenlik anlayışına katkı sağlayabileceğini belirtti.
Hindistan-Orta Doğu-Avrupa ticaret koridoru projesine de değinen Babacan, bölgesel ittifakların ticaret güzergâhları üzerinde etkili olabileceğini söyledi.
Babacan, "Türkiye aynı anda aslında kendi dış politikasını, caydırıcılığını, savunmasını güçlü, muhkem, kavi hale getirirken bir yandan da bunun yan kazanımları olarak enerji, ticaret, lojistik gibi unsurlar itibarıyla kazanıyor" ifadelerini kullandı.
"TERÖRÜN YILLIK MALİYETİ 140 İLA 200 MİLYAR DOLAR"
Terörün Türkiye ekonomisine etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Abdurrahman Babacan, yıllık ekonomik maliyetin 140 ila 200 milyar dolar arasında olduğuna yönelik tahminleri paylaştı.
Babacan, "Türkiye'nin terör meselesi dolayısıyla yaklaşık yılda 140 ila 200 milyar dolar arası bir maliyeti olmuş" dedi.
Bu tahminleri ilgili kurumlardan aldığı bilgiler ve kendi incelemeleri üzerinden değerlendirdiğini ifade eden Babacan, güvenlik harcamalarının yanı sıra kaybedilen ekonomik fırsatların da dikkate alınması gerektiğini savundu.
Malatya'nın da aralarında bulunduğu 11 deprem iline yönelik harcamaları örnek gösteren Babacan, "Şöyle düşünün, 11 ilde, bizim işte Malatya'mız da dâhil olmak üzere 11 ilde üç senedir toplamda bu 11 vilayeti ayağa kaldırmak için 110 milyar dolar harcadık" ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin gayrisafi yurt içi hasılasının yaklaşık 1,4 trilyon dolar olduğunu belirten Babacan, terör nedeniyle kaybedildiğini ileri sürdüğü ekonomik kaynakların ülkenin kalkınmasında kullanılabileceğini söyledi.
Babacan, geçmişte yaşanan kayıplar olmasaydı Türkiye'nin ekonomik büyüklüğünün çok daha yüksek seviyelere ulaşabileceğini savunarak, "Üç, üç buçuk Türkiye daha olurmuş" değerlendirmesinde bulundu.
Terörün ekonomik maliyetinin yanı sıra toplumsal ve insani sonuçlarının da bulunduğunu belirten Babacan, yaşamını yitiren insanların, ailelerin yaşadığı acıların ve toplumdaki güvensizlik ortamının uzun vadeli etkilerine dikkat çekti.
Babacan, "Kaybettiğimiz canlar, evlere düşen ateşler, araya giren kan, oluşan bütün her tarafta oluşan büyük bir öfke ve nefret birikimi, bunun sosyal psikolojiye yansıması, sosyolojiye yansıması, siyasete yansıması, bu zaten ayrı bir maliyet" dedi.
VAN, BİTLİS VE MUŞ'TAKİ GÖRÜŞMELERİNİ ANLATTI
Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin vatandaşların görüşlerini dinlemek amacıyla farklı şehirlerde temaslarda bulunduğunu belirten Babacan, hafta başında Van, Bitlis ve Muş'u ziyaret ettiğini söyledi.
Babacan, "Pazartesi günü ben sabah Van'daydım. Van'da bir grupla bir saat bir toplantı yaptım. Sonra oradan Bitlis'e geçtim. Bitlis Eren Üniversitesinde akademik açılış törenini yaptık" dedi.
Bitlis Eren Üniversitesinde öğrencilerle bir araya geldiğini belirten Babacan, farklı görüşlerden gençlerin sorularını yanıtladığını anlattı.
Babacan, "Orada gençlerle konuştum. Çok farklı kesimden gençler olduğunu gördüm. Çok da böyle güzel soru cevaplı oldu" ifadelerini kullandı.
Bitlis'in ardından Muş'a geçtiğini ve burada da bir toplantıya katıldığını aktaran Babacan, farklı toplumsal kesimlerin süreç hakkındaki görüşlerini dinlediğini söyledi.
Babacan, "Bir gün içinde üç farklı şehirde şunu gördüm. Herkes bu süreci destekliyor ve istiyor" diyerek, gerçekleştirdiği temaslara ilişkin kişisel izlenimini paylaştı.
"TÜRKİYE'DE ENTEGRASYON DİYE BİR SORUN YOK"
Türkiye'nin çatışma çözümü konusunda kendi deneyim ve birikimiyle hareket etmesi gerektiğini belirten Babacan, farklı ülkelerde uygulanan yöntemlerin doğrudan Türkiye'ye aktarılmasının gerekli olmadığını savundu.
İrlanda'daki IRA, İspanya'daki ETA, Kolombiya'daki FARC ve El Salvador ile Guatemala'daki çatışma çözümü süreçlerini değerlendiren Babacan, Türkiye'nin kendine özgü toplumsal yapısına dikkat çekti.
Babacan, "İrlanda IRA örneğine, İspanya ETA örneğine, Kolombiya FARC örneğine, El Salvador örneğine, Guatemala'ya, bunlara hiç bakmaya gerek olmayan bir zemindeyiz" dedi.
Fransa ve Almanya'dan temsilcilerin kendi deneyimlerini Türkiye ile paylaşmak istediklerini belirten Babacan, Avrupa Konseyi çerçevesinde gerçekleştirilen temaslara da değindi.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Başkanı ile yapılan görüşmeleri hatırlatan Babacan, Türkiye'nin çözüm yöntemini kendi toplumsal koşulları içerisinde belirleyebilecek kapasiteye sahip olduğunu savundu.
Babacan, "Türkiye'de entegrasyon diye bir sorun yok" diyerek, Türkiye'deki farklı toplumsal kesimlerin birbirinden tamamen kopuk yapılar olarak değerlendirilmesini doğru bulmadığını ifade etti.
Babacan, "Türkiye nüfusunda, Türkiye demokrasisinde, Türkiye sosyolojisinde bizim hiç böyle birbirinden ayrık birimler olmadı. Ama aradaki meseleyi oturtarak, konuşarak çözmek durumundayız ve şu an onu yapıyoruz" dedi.
Sürecin aşamalı ve belirli bir yöntem çerçevesinde yürütüldüğünü belirten Babacan, toplumsal desteğin devam etmesinin önemini vurguladı.
"4 BİN 250 SAYFALIK TUTANAK TBMM'NİN İNTERNET SİTESİNDE"
Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun çalışmaları hakkında da açıklamalarda bulunan Abdurrahman Babacan, toplantıların kamuoyundan gizlendiğine yönelik değerlendirmelere karşı çıktı.
Babacan, "Bizim komisyon toplantılarının iki tanesi haricinde, o da çok özel bazı şeylerdi, iki tanesi haricinde 19 tane toplantımız basına açıktı" dedi.
Komisyon görüşmelerine ilişkin tutanakların yayımlandığını belirten Babacan, "4 bin 250 sayfalık tutanaklar şu an TBMM'nin internet sitesinde var" açıklamasını yaptı.
Babacan, toplantılarda yapılan konuşmaların ve sunulan görüşlerin vatandaşlar tarafından incelenebileceğini belirterek, "Her şey, yani herkes ne konuştuysa görebilirsiniz" ifadelerini kullandı.
Sürecin toplumdan gizlenerek yürütülmediğini savunan Babacan, "Biz millet için milletten saklayarak ve millete rağmen bir proje yürütmeyiz" dedi.
Terörsüz Türkiye hedefinin toplumsal katılım ve destekle ilerlemesi gerektiğini belirten Babacan, "Millet için, millet ile birlikte, milleti aldığımız, devlet ile milleti bütünleştirdiğimiz bir proje olacağız" ifadelerini kullandı.
Babacan, yürütülen çalışmaların başarıya ulaşması durumunda Türkiye'ye özgü bir çatışma çözümü deneyiminin ortaya çıkabileceğini savunarak, bunun gelecekte akademik çalışmalara da konu olabileceğini söyledi.

YORUMLAR