Sosyal çürümüşlük, bir toplumun binalarının yıkılması gibi gürültülü olmaz. Aksine, bir ağacın içinin için için kemirilmesi gibidir; dışarıdan bakınca her şey normal görünür ama ilk sert rüzgarda koca çınar devriliverir. Güvenin bittiği, adalete olan inancın sarsıldığı, “gemisini kurtaran kaptan” felsefesinin baş tacı edildiği yerde başlar bu çürüme. Dürüstlüğün “enayilik”, köşe dönücülüğün “ticari zeka” olarak pazarlandığı bir iklimde, toplumu ayakta tutan o görünmez çimento un ufak olur.
Şöyle bir etrafınıza bakın; artık sokakta yürürken birbirimizin gözünün içine bakmaya korkar olduk. Eskiden yolda kalmış birini gördüğümüzde elimizde ne varsa yardıma koşardık; şimdi ise “Başıma bir iş gelir mi?”, “Altından ne çapanoğlu çıkar?” diye arkamıza bakmadan uzaklaşıyoruz. İyi niyetimizin suistimal edilmesinden o kadar çok yorulduk, o kadar çok canımız yandı ki; en insani reflekslerimizi bile kendi ellerimizle körelttik. İşte çürüme tam olarak budur: İyiliğin korkak ve pısırık, kötülüğün ise alabildiğine cesur ve pervasız hale gelmesi.
Birbirimizin gözünün içine bakarken artık dost değil, potansiyel bir “tehlike” ya da “kâr kapısı” görüyoruz. Trafikte birbirine yol vermediği için birbirine saldıranlar, komşusunun gürültüsünden şikayet edenler, sosyal medyada hiç tanımadığı insanlara kusulan o devasa nefret… Hepsi aynı virüsün farklı semptomları.
Bizi biz yapan o görünmez bağlar koptukça, her koyun kendi bacağından asılır dedikçe, aslında hep birlikte aynı uçuruma doğru sürükleniyoruz. Bir toplumda adalet duygusu zedelenir, liyakat çöker ve ahlak sadece dilde kalan bir slogana dönüşürse, orada ne huzur kalır ne de gelecek.
Peki, bu çürümeden nasıl kurtulacağız?
Reçete aslında ne laboratuvarlarda ne de çok uzaklarda. Çürüme, biz “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dediğimizde hızlanıyor. Kurtuluş ise, o yılanın gün gelip herkesi sokacağını idrak etmekte. Çözüm; yeniden güvenebilmekte, komşunun külüne muhtaç olduğunu hatırlamakta, dürüstlüğü ve vicdanı yeniden en büyük erdem ilan etmekte.
Toplumu yasalar bir yere kadar korur; asıl koruyucu olan, sokağın, mahallenin, vicdanın yazılmamış kanunlarıdır. Eğer bu ülkenin güzel yarınlarına inanıyorsak, önce kendi kapımızın önünü süpürmekle, bana ne demeden, elinizi taşın altına koyarak başlamalıyız.
Çünkü dünya, üzerindeki tüm bu çürümüşlüğe rağmen, hala içindeki o saf ve temiz kalabilmiş, vicdanını kaybetmemiş insanlar hatırına dönüyor. Ve, ne pahasına olursa olsun o temiz kalanlardan olmak zorundayız.
Toplum olarak ”biz” yerine ”ben” merkezli davrandığımız müddetçe sosyal olarak değil de; ülke olarak, millet olarak çürümeye devam edeceğiz. olaylara duyarsız kalamıyoruz maalesef. sağlıcakla esen kalın… bir sonraki yazımda görüşmek üzere; hoşça kalın.
